İvo Andriç’in Drina Köprüsü’nü okuyordum. Lise ikideydim, birinci dönemin son günü. Koca okul susuvermişti birden. Öğle tatili nedeniyle öğrenciler birer ikişer sıvışıp soluğu dışarıda almıştı. Ben, cebimdeki son parayı da pul parası diye sınıf öğretmenime vermiş ve kitabımla baş başa kalmıştım. Futbol sahasının kenarına eğri büğrü bir omurgayla tutturulmuş trübüne oturmuş ve dalıp gitmiştim romana. Sonra, birden, gür bir sesle irkilmiştim:
-Ne yapıyorsun oğlum burada?
Din Kültürü hocamız duruyordu karşımda. İri yarı, babacan, aydınlık yürekli bir insandı. Ayağa kalkıp bir suçlu gibi şaşalayarak:
-Kitap okuyorum, hocam, demiştim.
Bir süre durup öylece bakmıştı hocam, sonra gözleri dolmuştu birden. Hızlı hızlı:
-Aferin oğlum, aferin! deyip okulun sonunda sıra sıra dizilmiş lojmanlara doğru yürüyüp gitmişti.
Okuma tutkusu nasıl da garip bir tutkudur insanımız için… Okuyan insan aykırı bir bireye dönüşüverir hemen. Hele ortalıkta dolanıp da ahkam kesmeyen bir kişiyse bu okur, daha da garipsenir. “Ne iştir yahu bu? Adam okuyor, hem de gizli gizli… Hemi de hiç belli etmiyor. Var var, bu işte bir iş varrr!”
Her şeyden önce bu psikolojinin altında zavallı bir kompleks yatar. “Özel bir insanım, ama okumuyorum kompleksi…” Bu arkadaşların çoğunun ağzı iyi laf yapar. Bu arkadaşlar, kahvehane, cafe, öğretmen odası, arkadaş içtimaları ve türlü türlü mekanların kadrolu feylozofları, gönüllü boşboğazlarıdır. Bunlar zamanında çok okumuşlardır, ama şimdi zaman yoktur. Atıp sallamada, kralı gelse elime su dökemez tavırlarında, en iyi çocuğu ben doğururum, en sadık kocayı (nah!) ben elimde tutarım, en iyi bilmem ne öğretmenler tutanağını ben hazırlarım, en iyi parayı ben kazanırım, en iyiyim hem de dava adamıyım konularında bu arkadaşlardan iyisi yoktur. Utanmasalar “okursam da en iyi ben okurum!” derler ama Darwin’in teorisi henüz kanıtlanmadığı için utanma denen duygu henüz geçerliliğini korumaktadır.
Bazıları daha dobradır. Kaç yıl önceydi anımsayamadım şimdi. Sene başı öğretmenler kurulu toplantısında sayın müdürümüz “Argadaş, ben okuyacağım gadar okudum şimdiye gadar, söyleyin çocuklara gendileri okuyup şey etsinler” deyince hep bir ağızdan meslektaşlarımın onay verdiklerini hala unutamam. Bilkent Üniversitesi’nde yüksek lisansa yapmayı düşünüyordum o sene, Prof. Talat Halman’la mektuplaşmıştık (sonradan ben vazgeçmiştim). O yıl ülke çapında ödüller de almıştım, o yıl okulumuz için güzel etkinlikler de düzenlemiştik. Canla başla çalışmıştım. Sonradan öğrendim ki bu okuma doygunu sayın müdürüz sicilimi karanlığıyla damgalamış: “Bir üst görevde başarılı olamaz” ibaresi düşüp, bir de düşük bir not karalamıştı sicilime.
Televizyonda her maç seyredişimde annem : “ekmeğini, aşını mı veriyor oğlum!” derdi. Bazı arkadaşların da okuma işine yaklaşımları bu doğrultu üzerinedir. Karşılığı olmayan bir eylem boş bir iştir çünkü. Kimi arkadaşlar da okumaz, ama sınava çekmeye çalışır insanı. Aniden (nerden aklında kalmışsa) bir beyit ya da bir dörtlük okuyup: “söyle bakayım kimindi bu?” diye bıyık altı sırıtırlar. O anda söylenecek çok güzel bir yanıt vardır, ama söylenmez.
Hep derler ya, “kendimi bildim bileli…” ben de kendimi bildim bileli okurum işte. Nerden gelmiştir bu alışkanlık kestiremem. Belki de akşamları radyoda arkası yarın dönerken ablalarımın bir köşede kitap okuyuşlarını göre göre yazılmıştır zihnime bu alışkanlık. Bir de babam tabii… Yanlış yerde, yanlış zamanda doğmuş güzel babam. Yakışıklı bıyığıyla gülümseyen babam. Babam hiç okula gitmemiş, okul duvarlarına çökerek ağlamayı öğrenmiş bir çocuktur. Babam kendi kendine okuma yazmayı sökmüş, romanlar okumuş sonra bu romanları küçük oğluna , uykudan önce , güzel güzel anlatmış, halk tarzında şiirler karalamış bir adamdır. O öldükten sonra özel eşyalarını sakladığı tahta bavulunda bulduğum askerlik hatırası küçük defterde görmüştüm şiirlerini. Bir de roman yazıp bitirdiğine dair bir küçük not vardı defterin bir köşesinde. Benim güzel babam, hayatın içinde kaybolup gitmiş, her şeyi susup saklamış babam… “Alkadraz Kuşçusu” adlı romanı hala okuyamadım. Hala korkuyorum okumaktan. Romanı babamın güzel sesiyle anımsamak istiyorum hep.
Sinsi bir mücadeledir aslında hayat. Yeteneğin ayıplandığı, yeteneğin görmezden gelinmeye çalışıldığı, her şeyin Amerikan rüyası “show” kültürüyle değer bulduğu sinsi bir mücadele. Bir de saklanan, kendini saklayan bir insansa yetenekli birey, hiç şansı yoktur bu mücadelede, çünkü öğretmen denen şahıs yeteneği görme özürlüdür. Onun için ağzı laf yapan, ya da delice ders çalışıp mekanikleşen öğrenci hep tercih edilesi bireydir. Akademik ortama girip şöyle bir sağınıza solunuza bakarsanız anlarsınız ne demek istediğimi (Necip Fazıl’la Yahya Kemal’de tıkanıp Mustafa Kutlu’ya, Beşir Ayvazoğlu ve İskender Pala’ya amin diyen zihniyet.).
Yetenek ve başarı hep dışlanır dar mekanlarda. Bir de “show” beceriniz yoksa, üstüne bir de alçakgönüllüyseniz vay halinize. Kendi hayatımdan bilirim. Olur olmaz yerde ahkam kesmediğim için ilk önce okumadığıma hükmetti çevremdeki insanlar. Halbuki öykücüyüm diye gezenlerden bir araba dolusu daha fazla yazar okumuştum. Şairim diye geçinenler, yanıma bile yaklaşamazdı, fakat aptallık gerçeği kavramakta zorlanır. Sonra baktılar ben ödüller alıyorum, ürün yayınlatıyorum takır takır, bu sefer daha da şaşaladılar. Alçakgönüllülüğüm onları deli etti. Alttan alta benimle amansız bir yarışa giriştiler. Bir ayda yüz kitap okuyanları oldu, Ankara – İstanbul eşrafından şairleri içten fethetmeye çalışanlar oldu. Yazıp kitap bastıranlar, ürün gönderip dergi bekleyenler çoğaldı gittikçe, ama bu seferde yetenekleri yetmiyordu. İnsan çevresindeki bir kişinin yeteneğini ve başarısını benimseyemez çünkü.
Yine yıllar önce, yine Meslek Lisesi, dönem başında bir gün. Müdür kütüphaneden kitap alarak en fazla kitap okuyan öğrenciyi buraya çıkarıp hediye vereceğim, diyor. Al başına belayı… İlk yıl kütüphaneden kaç kitap okudum hatırlamıyorum bile, fakat müdürü duyar duymaz kesiyorum kütüphaneden ayağı. “Show” yok bir kere. Adana’nın muhtelif kütüphanelerini dolaşıyorum hafta sonları. Bir de unutmayayım, ortaokuldaki fen öğretmenim Safahat’ı hediye etmişti, yaptığı bir sınav sonucunda. O yaşta Safahat’ı kaç defa okumuştum hatırlamıyorum. Okuma tutkumda Fen öğretmenimin de payını inkar edemem. Edebiyat öğretmenlerim mi? Aklımda kalan tek anı şu: Meslek lisesindeki edebiyat öğretmenim beni tahtaya çıkarıp “bu nasıl kompozisyon ulan!” diye bir güzel fırçalamıştı. Allah uzun ömürler versin, şimdi neler yapar acep?
Marcel Prosut Madeeline kurabiyesini çaya batırıp tadar ve yeni bir dünya açılır kalbinde. Okuduğumuz her iyi kitap da kalbimizde yeni tatlar bırakır, ancak iyi okurların ayrımsayacağı başka iklimler, başka kokular ve başka tatlar…
MURATHAN ÇARBOĞA
Antakya, 2010
4 Ara 2010
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder