AÇILIM:GENÇ ŞAİR, GENÇ ŞİİR YAZABİLİYOR MU ?
Yaşanılan anın şiire layık gördüğü manzarayı çizmek gerekiyor her şeyden önce. Görünen manzara pek de iç açıcı değil. Otuz iki yaşındayım.(Bu yaşa kadar aldığım ödüller ve yayınlanmış ürünlerim göz önüne alındığında) genç bir şair sayılırım ben de. Ustaların birçoğunun ortak kanaati gereğince suçluyum. Yeni nesil çıtayı yükseltecek şiir yazamıyorsa bu durumda benim de payım var. Bu noktada şunu da sormak gerek sanırım. Seksenli yıllara sarkan ustalardan kaç tanesi yeni açılımlar yapabildi şiirde ? Yüz yıl sonrasına (şiirin soluğu yeterse) yetmişli yıllarda kendini bulup günümüze ulaşan şairlerden kaçı kalabilecek ?
Şiirin içine düştüğü durum ortada. Yediden yetmişe herkes ahkam keser, herkesin şiir üstüne söyleyecek bir şeyleri vardır mutlaka. Sokaklarda hayatında iki şiir okumamış şiir teorisyenleri dolaşır.. Medya maymunları şiir krallığını ilan eder. Bar entelleri tel çerçeveli gözlükler ardına sığınıp usul usul viski yudumlayarak ithal poetikalar üretir ve ertesi gün unutur her şeyi. Kafe ve kahvehane filozofları pos bıyık, sakal ve boğazlı kazak duyarlığıyla yetmişli yılları diriltmeye çalışır. İlahiden bozma, cennetten arsa garantili manzumeler dizilir çağdaş tekkelerde. Yayınevleri şairi adam hesabına bile almaz… Dergiler, kitaplar ortada kalır… Sanırım bu manzarada örnek alıp okuduğumuz, ne yazarlarsa yazsınlar saygı duyduğumuz büyüklerimizin de payı var.
Evet, doğrudur. Seksenli yıllarda doğan ve bu yıllarda çocukluğunu ve gençliğini yaşayan nesil usta işi bir beyin boşaltma operasyonundan geçirildi. Kendimizi bildiğimizden beri televizyonun karşısındayız. Siyah – beyaz televizyonların son yıllarında mükemmel Amerikan ideolojisini enjekte eden Noel dizileri ve filmleriyle büyüdük. Siyasi bir kimlik edinemedik hemen. Bir tek zeytini birkaç lokmada yemeye çalışırken sitcomların çeviri esprilerini anlamaya çalıştık. Seyrettiğimiz manzarayla içinde yaşadığımız hayatın çelişkilerini anlamlandırmaya çalışarak bocalayıp durduk. Ama en azından TRT’nin yayın saatini beklerken kitap okuyabiliyorduk. Özel televizyonların seviyesizlik bombardımanı altındaki doksanlı yılların çocukları ise bu fırsatı bile bulamadı. Amaçsız, ideolojisiz, hayalsiz bir beyin, kaos ve içe doğru kaçış… Hayatla uzlaşamamak ve içe kapanmak, sanal bir dünyanın metalik yankısıyla imge düşürmek… Sanırım yeni neslin şiirini tam olarak bu cümlelerle ifade edebiliriz.
Genç şair ne yapar eder de kendini var eder ? Hele bir de taşradaysa, İstanbul’un feodal şatolarına uzaksa… Ortada okunup okunmadığı bile belli olamayan dergiler varsa (bunlardan çoğu yirmi dergi sat, bir şiirin yayınlansın anlayışındaysa) yayınevleri şiiri dışlamışsa, ustalar “benden sonrası yok” tavrındaysa ve bütün köşe başları tutulmuşsa şiiri nasıl sahiplenir genç şair ? En kısa yol “ yanaşma “ mantığı mı? Asaf Halet Çelebi’yle Behçet Necatigil (emeklerini saygıyla anıyorum) kırması şaircikler yaratmaya çalışan, günümüzün Yahya Kemal’i olmaya yeminli ustalara mı yanaşmalı, yoksa Yves Bonefoy ‘u milli şairimiz farz eden Paris beyefendisi asilzadelere mi ? Yani ya kırklı yıllardan ses veren Divan şiiri müsveddesi şiirler yazacaksınız ya da Avrupa’dan doktoralı asilzade bir genç olacaksınız…
Genç şair ne yapar eder de onaylatır şairliğini ? Önemli dergiler de sıkı şiirler yayınlatarak mı ? Hatırı sayılır ödüllerden birini ya da birkaçını alarak mı ? Hayır, hiçbiri değil. Önemli bir dergiyi ya da yayınevini parsellemiş bir ustanın kapı kulu olacaksınız. Bu usta allayıp pullayıp İzmir’in güzel kuşları (?!) gibi salıverecek sizi ödüllere, dergilere ve kitaplı şairler kervanına. Genç şair ne yazıyor, nasıl yazıyor kimin umurunda. Bu sistem Zafer Erkin Karabay gibi gençliğinden daha büyük şiirler yazan bir şairi harcamıştır.
Genç şair ne yapar eder de kitaplaştırır dosyalarını? Zaten şiir yayınlayan birkaç yayınevi de parsellenmiştir. Şairin elindeki dosya ödüllü olsa da boşunadır çabası. Tek bir çaresi vardır. Bu yoldan sebeplenen yayınevi görünümündeki ticarethanelere (Allah şairlerden razı olsun, şiirin içler acısı hali yağlı bir sektör yaratmış durumda) gidip bastırır parayı, sonra birkaç koli kitap alıp evine döner. Konu komşuya hediyelik, evlere şenlik, sobada yakmalık kitapları imzalaya imzalaya dağıtır sonra.
Bu çürümüş sistem genç şaire, al gülüm ver gülüm mantığının dışında, ahbap çavuş ilişkilerinin uzağında, pohpohlama mekanizmasının aldatıcı hediyelerinden başka ne gibi alternatifler sunmuştur ?
Genç şair…Genç şair… Gelelim meselenin düğümlendiği noktaya. Bir özeleştiri süzgecinden geçirelim kendimizi. Hatırı sayılır bir sermaye dergisinde yer alan bir söyleşi geldi aklıma. Sanırım beş yıl önceydi. Bangır bangır bağırıyordu genç şair ve yazarlar. “Ders çalışmamız lazım!” diyorlardı, “Ders çalışmamız lazım !” Türk edebiyatını bir kalem de silip her şeyi yeni baştan ele almaya, her şeyi yeni baştan yaratmaya kararlı görünüyorlardı. Hepsi de okumuş yazmış, Avrupa - Amerika görmüş gençlerdi sanırım. Deneysel şiirlerinden bahsediyorlardı, romanı, öyküyü yerden yere vuruyorlardı. Yadırgamıştım. Düşünüyorum da aradan bunca zaman geçmesine rağmen bir arpa boyu bile yol alınamadı. Sanırım yeterince ders çalışılmadı. Genç şair hala yerinde sayıyor olsa gerek. Zaman akıp gidiyor işte. Manifestolar hazırlandı, dergiler yayınlandı, dergiler kapandı. Kimi genç şaircikler doğumhane kapısından uzatılan bebekler gibi edebi dünyaya sunuldu. Kimi unutuldu, kimi ite kaka emeklemeye çalıştı…
Her şeyden önce ait olduğu toplumun şiirini ne oranda özümsemiş durumda genç şair ? Kendi diline usta işi bir çabayla hakim olabilmiş mi ? Şiiri şiir yapan unsurları, biçimi ve içeriği örgüleyen ögeleri çözümleyebilmiş mi ? Edebi sanatlardan haberi var mı örneğin? İmla kurallarını ve noktalama işaretlerini tam anlamıyla kavrayabilmiş mi ? Türkçenin mantığını bozmadan, bir kelimeden nasıl bir başka kelime türetilir ? Bunları biliyor mu genç şair ? Sırtında dağ gibi bir kambur oluşturan geleneği özümseyebilmiş mi ? Hâlâ aşılamadığına inandığım “Divan Şiiri”nin sonsuz dünyasına girebilmiş mi? Mazmunların büyülü boyutlarını keşfedebilmiş mi? Yalnızca Nazım Hikmet okuyarak; yalnızca Ahmet Arif, Ece Ayhan, Ümit Yaşar Oğuzcan hatmederek; yalnızca Rimbaud, Rilke, Neruda ezbeleyerek şair olunamayacağını anlayabilmiş mi ? “Divan Şiiri”nden başlayarak isim isim, dönem dönem okuyarak kendi şiirinin gücünü takdir edebilmiş mi genç şair ? Her şeye rağmen, sistemin metalikleştirdiği, renksiz ve kokusuz, duygusuz kılmaya çalıştığı ayrıntılarda hayatın sıcaklığını yakalayabilmiş mi ?
Deneysel tuzakların, suya yazılan pohpohlamaların, üstü örtülmeye çalışılan değerlerin, metalin soğuk temasının, sanal muhabbetlerin, internet dilinin, teknobarlarda çatılmış poetikaların uzağında kendi şiirini kurabilmeli genç şair. Hayatın sıcaklığını, anlamın temiz mecrasını ve ritmin çocuk yanını kaybetmemeli. Bu nedenle “ders çalışılmamalı (?!)”, şiir çalışılmalı ve hayatın uzağına düşmeyen yeni bir ses bulunmalı ve zamanın en usta seçici olduğu hiçbir zaman unutulmamalı.
Genç şair, festival festival gezip ucundan kıyısından sebeplenen, imgenin son peygamberi gibi ortalıkta dolaşıp komplekslerini tatmin eden şair müsveddelerinin (samimi emekçileri saygıyla anarak) tekelinden kurtarmalı şiiri.
Doğrudur, genç şair, imkansızlıkların kıskacında bocalayarak kimi zaman yaşından daha eski şiirler yazıyor. Kimi zaman da uzay çağını yakalama hevesiyle (sanal bir dilin anlamı barındıramayacak kadar sığ tuzaklarına düştüğünü fark etmeyerek) yüz yıllar ötesinden ses vermeye çalışıyor. İşin garip tarafı, yazdığı bu eciş bücüş şiirlerle ne geçmişe dahil olabiliyor genç şair, ne şimdiye ne de geleceğe. Sürgit bilinçsiz bir arayış, tutanın kendi tarafına çektiği bir çırpınma nöbeti, ilgisizliğin doğurduğu yoğun bir kırılganlık psikolojisi ve çıkarların, saygının, çekingenliğin yarattığı “kral çıplak” diyememe ezikliği ve nihayetinde taşranın uzak köşelerine çekilmiş koskoca bir “hayaliçalınmışgençihtiyarlar” ordusu…
Durum budur. Bu nedenle şahsım adına yaşadığımız dönemde değerlendirmeyi reddediyorum. Türk şiirinin devasa mecrasında bir toz zerresi kadar bile olsa yeşerteceğim bir mekan yaratabilirsem ne mutlu bana. Gerisi al gülüm, ver gülüm hikâyesi…
MURATHAN ÇARBOĞA
Patika Dergisi, Sayı:56
SORUŞTURMALAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SORUŞTURMALAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Şub 2008
FİYAKALI ŞAİRE FİYAKALI SÖZCÜK YAKIŞIR
AÇILIM: ŞAİRLERİN VAZGEÇEMEDİĞİ SÖZCÜKLER…
E dergisinin 30. sayısında (2001) Vahşet ve Karmaşa adlı şiirimi yayınlamıştı Orhan Alkaya. Yaptığı değerlendirmede genç şairin sözcük seçimi arayışına dikkat çekmişti. Şiirde yer alan “katedral yıkılıyor, kuşlar sığmaz oluyor gökyüzüne” dizesini irdelerken, sözcük seçimindeki samimiyeti sorguluyordu aslında: “…yıkılan ‘katedral’ Eliott’a bir gönderme mi, yoksa fiyakalı bir ses için mi şiire girdi, karar veremedim.”. Üstadın tespiti doğruydu. Eliott’tan bihaberdim ve fiyakalı olsun diye kullanmıştım “katedral” sözcüğünü. Sonraları da birçok şiirime iliştirdim “katedral”i. Zihnimde çizgilenen bir manzaranın dile gelişiydi. Kutsiyetin, ıssızlığın ve başka iklimlere özlemin yarattığı bir imge… Fiyakalıydı üstelik.
Süreç içinde oluşan dosyalarda da birçok sözcük edindim kendime. Dosyanın içeriğine ve ruh halime göre su yüzüne çıkıp geri kaybolan sözcükler. “Anne” sözcüğünü çok yinelediğimi fark ettim bir ara. “Baba, sabah, rüzgar, devasa, iklim, ses, el, yüz, huzur…” gibi daha birçok kelime gelip yapıştı yakama. Bunlar içinde en belalısı da “devasa” sözcüğüydü. Nasıl bir psikolojinin ürünüdür? Bilinmez. Dönüp dolaşıp buldu beni. Üstelik içerdiği anlamı çok yıprattığımın da farkındaydım. Mekanın, zamanın ve hayatın dar kalıplarına sıkışmış bir benliğin sonsuzluk arayışıydı belki de. Hâlâ şiir serüvenimin yarattığı mozaikte sek sek oynar gibi ara ara üstüne basıp durduğum sözcükler soluk alıp veriyor içimde, ama hepsi de benliğime yuvalanan, çağrışımlarıyla ve anlam katmanlarıyla zihnimde manzara çizen sözcükler.
“Sabah” sözcüğü çocuklukta yaşanmış bir anın huzuru tanımlayan çağrışımıyla gelir bana: Sıcak bir Adana gecesinden sonra serin bir sabah vakti. Yatağın içinde oturup evreni dinleyen bir çocuk… Cıvıldayan kuşlar, sokakta yankılanan ayak sesleri, uzaktan uzağa duyulan araba homurtuları, harlanan bir alev gibi parlayıp sönüveren bir bebek ağlaması ve mutfaktan gelen tıkırtılar… Annenin usul usul dolanarak varlığını duyumsatması ve yeni doğan güne bağlanan umut, huzur, inanç. Sözcüğün her yinelenişinde aranan ve özlenen an… Şiirime ısrarla yuvalanan birçok sözcük, kurgulanmaya çalışılan bir leitmotiv mantığıyla çıkmıştır karşıma.
Çağrışımıyla benliği anlamlı kılan sözcükler, yalnızca genç şairin serüveninde yer almıyor. Ustalardan aklıma ilk gelen isim Hasan Hüseyin. Dönüp dolaşıp “şafak” sözcüğüne uğrar kimi zaman ve bir şiirinde bu duruma şöyle değinir:
“nedendir bilmiyorum
ağlamak istiyorum her şafak
şafakta mı doğmuşum
anam bile bilmez belki
şafakta mı kurtulmuşum
ipten kazıktan
şafakta mı asmışlar sevdiklerimi
şafakta mı boğmuşlar çocukluğumu
diş sıkmaktan çok mu güzel ağlamak”
(Şafak Ağrısı-Haziranda Ölmek Zor)
Şair, imgenin görsel dünyasından yola çıkarak zamanın kördüğümü arasından anlamın ucunu bulmaya çalışır. Bir nevi atmosfer yaratma çabasıdır bu. Dede Korkut Hikayeleri’nde tekrarlanan “Salkım salkım tan yelleri estiğinde” sözcük grubunu bu noktada anımsamak doğru olur sanırım.
Yinelenen sözcük sendromu ‘Divan Şiiri’ndeki mazmun terbiyesinin bir uzantısı mıdır? Sanmıyorum. Günümüz şiirinin aktığı mecrada mazmunlar işlevini yitirmiştir artık. Kimi zaman da yinelendiği halde şairiyle örtüşemez sözcükler.’Divan Şiiri’nin kapalı devre mantığı içinde anlam bulan, ‘Halk Şiiri’nin taze yapısında diriliğini yitirmeyen kimi sözcükler, günümüz şiirinin faklılaşan sesinde sırıtır: Gül, bülbül, hüzün, keder, servi, hazan, gurbet, sevda, turna, dağ, hicran, hasret… gibi. Daha da fazla uzatılabilir bu liste.
Bazen de bir sözcüğün çağrışım değerine dönüşür şair. Şair çok yinelemese de sözcük, işçisinin kimliğini çağırır. “Andaç” denilince Ahmet Oktay gelir aklıma, “şafak” denilince Hasan Hüseyin. Çayırkuşu Sina Akyol’a götürür beni, “ahşap” Haydar Ergülen’e. Hüseyin Ferhad “Şaman”ın göstergesidir. Limon ağaçlarının çiçekli kokusu Hasan Şimşek’i anımsatır. Bu durum şairin yaratı gücüyle açıklanabilir ancak. İmgenin odağındaki nesne şairle özdeşleşir, fakat bu algı kişiden kişiye de farklılık gösterebilir.
Bu noktada fikir sağanağını dindirmek ve konuyu toparlamak gerekiyor sanırım. Tekrarlanan sözcük şairine yakışıyor, çağrışımlarıyla yeni bir gerçeklik yaratıyor ve yaratıcısıyla hemhal oluyorsa bu usta işi bir sözcük seçiminin sonucudur ki bu maharet günümüzün çok az şairine nasip olmuştur.Yazının başında da belirttiğim gibi fiyakalı olsun diye ya da sözcük dağarcığının kıtlığı nedeniyle sahiplenilen sözcükler acemiliği ve tembelliği imliyor. Bu olumsuz manzarada deneysel şiir çabalarının da bir katkısı olduğunu düşünüyorum. Şair dile hükmetmelidir düsturuyla Türkçenin mantığına uymayan sözcükler türetilip sonra da bu sözcükler “ben buldum!” edasıyla sık sık kullanılıyorsa trajikomik bir yanlışlık yapılıyor demektir. Bu yanılgının da örneklerini görmek mümkün. Yaşadığımız şiirin sözcük sorunu, tembelliğin, kıt sözcük dağarcığının ve bir şekilde farklı olma hevesinin bir sonucudur. Usta, hevesli kalabalıktan ayrılıyorsa bu hüneri sayesindedir.
MURATHAN ÇARBOĞA
Patika Dergisi, Sayı:60
E dergisinin 30. sayısında (2001) Vahşet ve Karmaşa adlı şiirimi yayınlamıştı Orhan Alkaya. Yaptığı değerlendirmede genç şairin sözcük seçimi arayışına dikkat çekmişti. Şiirde yer alan “katedral yıkılıyor, kuşlar sığmaz oluyor gökyüzüne” dizesini irdelerken, sözcük seçimindeki samimiyeti sorguluyordu aslında: “…yıkılan ‘katedral’ Eliott’a bir gönderme mi, yoksa fiyakalı bir ses için mi şiire girdi, karar veremedim.”. Üstadın tespiti doğruydu. Eliott’tan bihaberdim ve fiyakalı olsun diye kullanmıştım “katedral” sözcüğünü. Sonraları da birçok şiirime iliştirdim “katedral”i. Zihnimde çizgilenen bir manzaranın dile gelişiydi. Kutsiyetin, ıssızlığın ve başka iklimlere özlemin yarattığı bir imge… Fiyakalıydı üstelik.
Süreç içinde oluşan dosyalarda da birçok sözcük edindim kendime. Dosyanın içeriğine ve ruh halime göre su yüzüne çıkıp geri kaybolan sözcükler. “Anne” sözcüğünü çok yinelediğimi fark ettim bir ara. “Baba, sabah, rüzgar, devasa, iklim, ses, el, yüz, huzur…” gibi daha birçok kelime gelip yapıştı yakama. Bunlar içinde en belalısı da “devasa” sözcüğüydü. Nasıl bir psikolojinin ürünüdür? Bilinmez. Dönüp dolaşıp buldu beni. Üstelik içerdiği anlamı çok yıprattığımın da farkındaydım. Mekanın, zamanın ve hayatın dar kalıplarına sıkışmış bir benliğin sonsuzluk arayışıydı belki de. Hâlâ şiir serüvenimin yarattığı mozaikte sek sek oynar gibi ara ara üstüne basıp durduğum sözcükler soluk alıp veriyor içimde, ama hepsi de benliğime yuvalanan, çağrışımlarıyla ve anlam katmanlarıyla zihnimde manzara çizen sözcükler.
“Sabah” sözcüğü çocuklukta yaşanmış bir anın huzuru tanımlayan çağrışımıyla gelir bana: Sıcak bir Adana gecesinden sonra serin bir sabah vakti. Yatağın içinde oturup evreni dinleyen bir çocuk… Cıvıldayan kuşlar, sokakta yankılanan ayak sesleri, uzaktan uzağa duyulan araba homurtuları, harlanan bir alev gibi parlayıp sönüveren bir bebek ağlaması ve mutfaktan gelen tıkırtılar… Annenin usul usul dolanarak varlığını duyumsatması ve yeni doğan güne bağlanan umut, huzur, inanç. Sözcüğün her yinelenişinde aranan ve özlenen an… Şiirime ısrarla yuvalanan birçok sözcük, kurgulanmaya çalışılan bir leitmotiv mantığıyla çıkmıştır karşıma.
Çağrışımıyla benliği anlamlı kılan sözcükler, yalnızca genç şairin serüveninde yer almıyor. Ustalardan aklıma ilk gelen isim Hasan Hüseyin. Dönüp dolaşıp “şafak” sözcüğüne uğrar kimi zaman ve bir şiirinde bu duruma şöyle değinir:
“nedendir bilmiyorum
ağlamak istiyorum her şafak
şafakta mı doğmuşum
anam bile bilmez belki
şafakta mı kurtulmuşum
ipten kazıktan
şafakta mı asmışlar sevdiklerimi
şafakta mı boğmuşlar çocukluğumu
diş sıkmaktan çok mu güzel ağlamak”
(Şafak Ağrısı-Haziranda Ölmek Zor)
Şair, imgenin görsel dünyasından yola çıkarak zamanın kördüğümü arasından anlamın ucunu bulmaya çalışır. Bir nevi atmosfer yaratma çabasıdır bu. Dede Korkut Hikayeleri’nde tekrarlanan “Salkım salkım tan yelleri estiğinde” sözcük grubunu bu noktada anımsamak doğru olur sanırım.
Yinelenen sözcük sendromu ‘Divan Şiiri’ndeki mazmun terbiyesinin bir uzantısı mıdır? Sanmıyorum. Günümüz şiirinin aktığı mecrada mazmunlar işlevini yitirmiştir artık. Kimi zaman da yinelendiği halde şairiyle örtüşemez sözcükler.’Divan Şiiri’nin kapalı devre mantığı içinde anlam bulan, ‘Halk Şiiri’nin taze yapısında diriliğini yitirmeyen kimi sözcükler, günümüz şiirinin faklılaşan sesinde sırıtır: Gül, bülbül, hüzün, keder, servi, hazan, gurbet, sevda, turna, dağ, hicran, hasret… gibi. Daha da fazla uzatılabilir bu liste.
Bazen de bir sözcüğün çağrışım değerine dönüşür şair. Şair çok yinelemese de sözcük, işçisinin kimliğini çağırır. “Andaç” denilince Ahmet Oktay gelir aklıma, “şafak” denilince Hasan Hüseyin. Çayırkuşu Sina Akyol’a götürür beni, “ahşap” Haydar Ergülen’e. Hüseyin Ferhad “Şaman”ın göstergesidir. Limon ağaçlarının çiçekli kokusu Hasan Şimşek’i anımsatır. Bu durum şairin yaratı gücüyle açıklanabilir ancak. İmgenin odağındaki nesne şairle özdeşleşir, fakat bu algı kişiden kişiye de farklılık gösterebilir.
Bu noktada fikir sağanağını dindirmek ve konuyu toparlamak gerekiyor sanırım. Tekrarlanan sözcük şairine yakışıyor, çağrışımlarıyla yeni bir gerçeklik yaratıyor ve yaratıcısıyla hemhal oluyorsa bu usta işi bir sözcük seçiminin sonucudur ki bu maharet günümüzün çok az şairine nasip olmuştur.Yazının başında da belirttiğim gibi fiyakalı olsun diye ya da sözcük dağarcığının kıtlığı nedeniyle sahiplenilen sözcükler acemiliği ve tembelliği imliyor. Bu olumsuz manzarada deneysel şiir çabalarının da bir katkısı olduğunu düşünüyorum. Şair dile hükmetmelidir düsturuyla Türkçenin mantığına uymayan sözcükler türetilip sonra da bu sözcükler “ben buldum!” edasıyla sık sık kullanılıyorsa trajikomik bir yanlışlık yapılıyor demektir. Bu yanılgının da örneklerini görmek mümkün. Yaşadığımız şiirin sözcük sorunu, tembelliğin, kıt sözcük dağarcığının ve bir şekilde farklı olma hevesinin bir sonucudur. Usta, hevesli kalabalıktan ayrılıyorsa bu hüneri sayesindedir.
MURATHAN ÇARBOĞA
Patika Dergisi, Sayı:60
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)