14 Kas 2010

SEVGİLİYE MEKTUP

Iğdır, 28.05.1999

Sevgilim Kezo,*

Bir böceğe dönüşmenin anlamsızlığının farkındayım. Hele Kafka’nın “Değişim” öyküsündeki Gregor Samsa’nın düşündürücü sonunu göz önüne alırsak, faciadan başka bir şey olmaz bu.

Kezo, sana bir aşk mektubu yazmak niyetindeydim aslında, fakat şu anda, hantal bir binanın son katında, üç beş eşyayla bezenmiş odamın küf kokuları, içimde milyonlarca yılın bastırdığı iğrenç bir hoşnutluğu uyandırmak istiyor. Ellerim, ters dönmüş devasa bir böceğin küçük ve telaşlı bacakçıkları gibi kendi eğemenliğini yakalamanın çabası içinde. Bu yüzden, zihnimde birbirine ulanan, ayrışan, çıldıran düşünce adacıklarını kağıda dökmekle yetineceğim.

Belki de şişe dibi gözlükleri, titreyen elleriyle kalın ve temiz halıların üzerine serdiği rengarenk yorganlara Kafka’nın büyük ve duyarlı kulaklarını desenleyen bir yorgancının – ben buraya, bu hüzünlü ve sakin şehre gelmeden önce – anneme söylediği sözler , yazgımın bir göstergesiydi.

Bir şairin düşlerine koyu bir kılıf diker gibi son derece kararlı ve kendince faydalı bir iş yapan insanların böbürlenen bakışlarıyla ellerinin altında boyun eğmekten başka seçeneği olmayan yorganları çuvaldızıyla eşelerken dile getirmişti yorgancı kehanetini:

- Beş para etmez edebiyat! Şiirle adam olmuş var mı?

Şiirle adam olmak niyetinde değilim aslında. Her şeyden önce Ziya Osman Saba gibi yirmi dört saat tutarlı bir şair tavrı sergilemeyi beceremeyen bir insanım. Yazdığım şiirler huzursuzluğumun – evrensel huzursuzluğun- bir sonucudur. Hep yeteneğimi göz ardı ettiğimi söylersin. Kaba tabiriyle “kendimi satmak” konusunda son derece başarısız bulursun beni. Şiirle adam olmak niyetinde değilim Kezo. Okuduğu üç beş kitapla caka satan, dünya şiirine eğilmeden, Türk şiirini özümsemeden bir dahi edasıyla komplekslerini tatmin eden insanlarla hiçbir zaman örtüşemem. Şiir benim sancımdır. Bunu sakın unutma.

Kezo, Ağrı Dağı krom bir çığlık gibi yükseliyor penceremin önünde. Ermeni dağlarının üzerinde korkunç şimşekler çakıyor. Bu şehri sevmeye çalışıyorum. Doğu’nun genlerimden yükselen hüznü suskunluğumu daha da arttırıyor. Bir şehri sevmek ne kadar zor. Yokluğunda ne kadar da zor mekanı benimseyebilmek. Nefret ve sevgi, iki kararsız bilye gibi yuvarlanıp duruyor içimde. Bilirsin; okuduğumuz, aşkı keşfettiğimiz, kırıldığımız, mutluluğa yaklaştığımız şehir de ilk zamanlarda tiksinti vermişti bana. Yaşanmışlık arttıkça, kaybetme ihtimali belirdikçe bütünleşiyoruz mekanlarla. Antakya’yı özledim Kezo. O, usul yağmurunu, Amanos Dağı’ndan esen ve kulak verdikçe arkaik balıkçı türkülerini duyar gibi olduğumuz rüzgarını özledim. Biliyorum, zaman geçtikçe bu şehir de işleyecek içime.

İskenderun garında düşlüyorum ikimizi. Adana trenini beklerken susardık. Ne kadar umutsuzduk, ne kadar korkardık gelecekten. Nasıl da bulmuştuk birbirimizi. Çocukluğunu yaşayamamış, kırgın, karamsar insanların suskunluğuyla nasıl da yakınlaşmıştık. Susardık ve hüzün sığmaz olurdu yüreğimize. İster istemez – her zamanki gibi- bir sakarlık yapardım hemen. Gülerdin, çünkü yüzünün anlamıydı gülüşün.

Her ayrılığımızda sarılmak isterdik birbirimize, ama insanlar vardı, sevgiyi ifadede tutukluluğumuz vardı. Ağır ağır uzaklaşırdım. Ardımdan bakardın, usulca ağlardın, ama her seferinde bir sakarlık yapardım: kitabımı düşürürdüm, tökezlerdim, sana bakarken bir ağaca çarpardım… Gülmeni isterdim Kezo. İkimiz için gülmeliydin.

Ters dönmüş bir böceğin telaşı içindeyim. Ana karnındaki bir bebek gibi hayatı tekmelemek gerek oysa. Bu son ayrılık, bu en uzun ayrılık bitecek elbet.

Seni hasretle öpüyorum.
Bana mutlu mektuplar yaz.
Bana mutlu mektuplar yaz.


MURATHAN ÇARBOĞA





* Bursa Kültür ve Sanat Vakfı’nca düzenlenen “Öğretmen Mektupları “ Yarışması’nda (1500 kişi arasından) İkincilik Ödülü - 2003

Hiç yorum yok: