Anımsamak, ölüme meydan okurcasına, “yaşadım!” diyebilmenin erinciyle anımsamak... Hayattan koparılmış her görüntü, eşyayı çekip çevreleyen ve anlamı var eden her renk, ucu çağrışımlara açılan ışık sağanakları… Anımsamak zamana meydan okumak mıdır? İçimizde donup kalan ve artık bize ait olan her yaşanmışlık, yeniden kurgular varoluşu. Anımsamak, insanın yaratma çığlıdır. Her insan, içindeki uzamın tanrısıdır çünkü.
Her yinelenişinde yarasını onarmaya çalışan pişmanlıklar, hazzından vazgeçilemeyen üzüntüler ve kaybedilmişliğin sayrılı kanatlarını boşluğa sallayan sevinçler… Anımsamak çığlığı dönüp dolaşıp bulur suskunluğumuzu. Anılar, düşlerin haşarı çocuklarıdır.
Anıların güzel yüzü en çok yaşlı insanlara yakışır. Ustaca yaşanmış bir ömrün ucunda durup uzun uzun uzaklara bakan insanlara… Evrene kavuşmak ister gibi olgun bir beceriyle geçmişi konuşan yüreklere… Tercih edilmemiş bin bir türlü olasılığın ve yaşanmış günleri biçimlendiren duygular yumağının gizemini aralamaya çalışan aydınlığa…
Sevincin ve mutlulukların bir anlık parlayıp sönen alevi zamana tutunmaktan ne kadar uzak! Gülümseyerek anımsayabileceğimiz anların rüzgarı ne sıklıkta savurur belleğimizin bahçelerini. Doğu’yu var eden hüznün saltanatı geçmişe de hükmeder mi?
Yüreğimizi hoyratça avuçlayan yaşanmışlıklar ne kadar çok! Ne kadar çok…
Kaçmak, unutuşun kırılgan yoldaşlığını çağırmak boşuna…
İşte, yıllar öncesinden dirilen zaman gelip çalıyor belleğin yarı aralık kapısını. Adana’dayım. Kültür Merkezi’nin önünde. Kız arkadaşımı ( yıllara beraber katlandığımız eşimi, çocuklarımın annesini) bekliyorum. Yeni sahnelenmeye başlayan bir oyunu seyredeceğiz. Her şeye geç kalmanın alışkanlığı büyüsünü bozsun diye erkenden geliyorum sözleştiğimiz yere. Etrafta, kımıl kımıl bekleşen bir kalabalık. Kapının her iki yanında uzanmış aslan heykellerinden birinin yanına oturuyorum. Sırtı parçalanmış bir aslan figürü bu. Sırtı parçalanmış ve heykelin içindeki boşluğa kağıtlar, poşetler, türlü atıklar tıkılmış. Ne garip bir ruh halinin sonucudur diye düşünüyorum. Cansız bir nesnenin varlığına bile tahammül edememek…
Dalıp gittiğim düşünceler, hesaplar, gelecek kaygıları, korkular ve doğar doğmaz sonsuz bir hızla kaybolup giden sevinç adacıkları… Beklemek cisimleşiyor yüreğimde, sıkıyor, bunaltıyor, benliği ele geçirmeye çalışan bir ifrite dönüşüyor zamanla.
Gözlerimi sabitleyip baktığım ama görmediğim kalabalık ürkek kımıltılarla dalgalanıyor derken. Korkuyla, telaşla ayrışan kalabalığın ortasında, üstü başı kir pas içinde bir çocuk beliriyor. Elleri, kolları, yüzü kararmış, gözleri kapandı kapanacak bir çocuk ilerliyor. Yalpalaya yalpalaya geride bırakıyor kalabalığı. Ardında iğrenen, tedirgin olan yüzler ve sonra sıra sıra herkeste yenilenen kaygısızlık. Sağa sola bakıyor çocuk sendeleyerek, sonra bana takılıyor gözleri. Şaşalıyorum. Yanıma gelip oturuyor usulca.
Çocuğa bakıp içimde anaforlanan duyguyu anlamaya çalışıyorum. Elinde siyah bir poşet. Poşetin ağzını avuçlayıp ağzına götürüyor ve derin derin nefes alıyor sürekli.
Uyuşturucunun ciğerlerine dolan zehiri damarlarına yayılıyor korkunç bir hızla; hücrelerine saldırıyor, düşlerine, onuruna, geleceğine çörekleniyor. Gözleri kayıyor gittikçe, oturduğu yerde sallanıyor, elleri titriyor ölümcül bir ritimle. Ben, içimdeki duyguyu tanımlamaya çalışıyorum hâlâ. Şaşkınlığın ebleh hareketsizliğini, çaresizliğin hıncını, suçun ve utancın ezikliğini…
Poşete eğilen kafasını kaldırıp yarı aralık gözleriyle gözlerime bakıyor derken. Elini kaldırıp az ötemizdeki Atatürk heykelini gösteriyor:
“Bu…Bu heykel yürür mü abi?”
Nasıl yanıt vermem gerektiğini düşünüyorum bir an için. Umudu, sevgiyi, düşleri, inancı tetikleyen bir cümle söylemeliyim diyorum kendi kendime, ama gerçeğin katı ve acımasız vurgusu ağır basıyor:
“Yürümez canım…”
Gözlerini heykele çevirip şaşkın şakın bakıyor ve gülümsüyor sonra:
“Ama yürüdü abi…Gördüm…Yürüdü!..”
Cami önlerinde nasihat dağıtan ak sakallı amcaların dediğim dedik inadına dönüşüyor tavrım. Gerçeğe çağırma hevesiyle:
“Yürümez canım” diyorum, “heykel yürür mü hiç!”
Çoğunluğun basma kalıp yaklaşımıyla yeniden karşılaşmanın hayal kırıklığını duyumsayarak usulca yanıt veriyor:
“Yürür abi… Yürür… Yürür…”
Sonra yavaşça kalkıp heykelin yanına doğru yürüyor. Dengesini bozmamaya dikkat ederek kafasını kaldırıyor ağır ağır ve Atatürk’ün heybetli figürüne bakıyor. Poşeti anımsıyor birkaç saniye sonra ve derin derin nefes çekerek uzaklaşıyor. Hayattan ve umuttan, her şeyden, herkesten uzaklaşıyor…
Hemen gevşiyor gerilen dikkatler. Huzursuzluk yerini keyifli fısıltılara ve kahkahalara bırakıyor. Ben gittikçe küçülüyorum olduğum yerde. Hayatı ve insanlığı sorgulamak için ne kadar geç! Çepeçevre bunca acı varken mutluluk nasıl da imkansız! “Ne yapmalıyım?” diye düşünüyorum için için. Aslında “Ne yapmalıyız?” demem gerekiyor, çünkü her yerde, feodal bir şato gibi hep dışlayarak varlığını sürdüren kalabalığın bir parçası olduğumu anlıyorum. Duyarsızlığım ve güçsüzlüğüm beni utandırıyor.
Bir süre sonra Kezo görünüyor uzaktan. Sıcacık gülümsüyor. Gülümsüyorum. Hiç hakkım yokken gülümsüyorum. Bencil mutluluğumun utancıyla gülümsüyorum.
Neşeli kahkahalar yükseliyor kalabalıktan. Oysa, ciğerlerine dolan oksijenin yakıcı lezzetiyle ağlayan bebekler doğuyor imkansızlığın pençesinde. Birileri sarsıla sarsıla ağlıyor, intiharın eşiğine gelenlerin üzerinden kuş sürüleri geçiyor gökyüzünü çeke çeke. Aşka yenilmemek için sarhoş oluyor delikanlılar, genç kızlar yataklarına kıvrılıp usul usul gözyaşı döküyor. Ölüler kefenleniyor, koskoca bir hayattan geriye kalan bir avuç mutluluğu yumruklarıyla sıkarak, ağzına kadar dolan belediye otobüslerine kurgulanan hayaller sığmıyor. Deniz, kıyılara yanaşıp fısıldıyor binlerce yıldır batıklarda saklanan sırrı. Bir çocuk ağaçtan düşüyor ve rüzgar koşup uçuruyor annesinin başörtüsünü. Kuyruğuna teneke bağlı kedilerin acısını dillendiriyor kuşlar, simit satan bir çocuk küçük bir parkın ortasında kendini asıyor ve kirlerinden arınmamış eski bir çamaşıra bakar gibi bakıyor insanlar, annesinin karnında sıkılan bir bebek gün gelip de yenileceği hayatı tekmeliyor bütün gücüyle…
Gülümsüyoruz, yalnızca gülümsüyoruz…
MURATHAN ÇARBOĞA
ANI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ANI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Eyl 2008
SEN KENDİNE İYİ BAK
“Sen kendine iyi bak oğlum” derdi, yanımda küçük küçük adımlar atarken.
“Baban hiç bakmadıydı kendine. Hep ayakta kalırım sandıydı, amma olmadı işte.”
Belediye Evleri’ne ayrılan kavşakta inip mezarlığa doğru yürürdük. Her arefe günü yaşanırdı bu an. Sızılı dizleriyle ürkek ürkek adımlar atarak yanımda ilerlerdi annem. Geçmişin hesabı yapılırdı hep, konuşurdu yol boyunca ve ben hep susardım.
“Sen kendine iyi bak oğlum, iyi bak!”
Bilmezdi tıkanırcasına sigara içtiğimi. Yenilmiş bir yazgının suskunluğunu taşıyordum kalbimde.Umutsuzluğunu ve sızısı bir ömür dinmeyecek izlerini… Bilmezdi. Hayata yenilmiş bir babanın tükenmeye mahkum tek oğlu, mezarlığa doğru yürürdü boğucu düşüncelerin ağırlığı altında ezilerek.
Hiçbir yere ait olamamanın sancısı ve boşluk… Hangi büyü mekanla bütünleştirir insanı? Yaşanmışlık ve içimize işleyen duygular insanı hayata dahil etmeye yeter mi? Bu kent, gençliğimi yaşadığım, babamı toprağına gömdüğüm, şiiri keşfettiğim, bunaldığım bu şehir bir hayal kırıklığından başka bir şey değildi benim için. Adana, acının ve hüznün şehriydi.
“İşi hiç rastgitmediydi ki adamın. “
Üniversiteyi okumak için bu kenti terk edip gittiğim zaman kurtulduğumu sanmıştım mekanın kalbime dolan iç sıkıntısından, ama yanılmıştım. Adana, ertelenmiş bir hüzündü yalnızca. Yine okul tatile girecek ve ben adına unutmak dediğimiz yalan bir oyundan sıyrılıp yine eski rolüme dönecektim: ezik, umutsuz ve mutsuz delikanlı…
Arabaların yırtınırcasına aktığı yeni yapılmış geniş bir yolun kıyısından ilerlerdik usul usul. Her yıl yeni yeni apartmanlar türemiş olurdu yol boyunca. Yazgıyı kıramamış olmanın hüznü ve tarifi olanaksız hıncı fırtınalar koparırdı içimde. Susardım. Annem soluk soluğa konuşmaya devam ederdi hâlâ.
“Derslerine iyi bak kara gözlüm, umudumuz sensin…”
Şiirler mırıldanırdım içimden. Dirençsiz bedene sızan bir virüs gibi gelip beni bulmuştu şiir. Hayatımı anlamlandırmak, umutsuzluğu kırabilmek ve konuşabilmek için sarılmıştım imgelere, ama bu ülkede mutsuzluktan başka bir şey değildi şiir. Dizeler mırıldanırdım içimden. Unutmak adına, küçük dünyamda bir şeylerin değiştiğine inanmak adına şiir sayıklardım.
Hep özlemlerin peşinde koşmak soluk soluğa, ertelenen mutluluğun düşüyle yaşamak… Küçük insan, kendine biçilmiş role karşı çıktığı anda mutsuzluğa sürükleniyordu. Çevrene çizilen iki adımlık çemberle kalbindeki sonsuz dünya örtüşmüyordu işte. Senin hayatın bu kadar diyorlardı, olanağın bir avuçluk kül hükmünde. Yenilmiş bir ordunun aksak neferi gibi hüznünü sırtlayıp gideceksin bir gün bu yaşamdan. Tıpkı baban gibi! Tıpkı baban gibi!
Pencerede gülümseyen bir çocuk yüzü, balkonda çamaşır asan bir kadın, pırıl pırıl camekanlı bir bakkalın önünde güle oynaya tavla oynayan iki ihtiyar, babasının elinden tutup kaldırımda ilerleyen küçük bir kız çocuğunun gözlerinde ışıyan sevinç… Görmezden gelinen küçük ayrıntılarda gizliydi mutluluk, hayatın ihmal edilmiş yüzünde. Görmemen gerekiyordu. Etrafındaki dar çemberin karanlığında gözlerini kapayıp yokluğa razı olmalıydın. Görebildiğin kadar olmalıydı mutsuzluğun, ayrımsayabildiğin kadar…
Çıplak bir tepenin üzerindeki küçük mezarlık görünür görünmez ağlamaya başlardı annem. Kurumuş bir kaç fidanın boy verdiği tepenin üzerinde yalnız bir ağaç yükselirdi. İşte bu ağacın altındaydı babamın mezarı. Etrafı çocuk mezarlarıyla çevriliydi. Çocuk sevgisi toprağın altında da yalnız bırakmamıştı onu.
“Nasıl bekler bizi şimdi! Oğlunu görünce nasıl sevinir!..”
Gözlerim yerde, dinmemiş bir yasın ağırlığıyla ağır ağır adımlardım yokuşu. Belleğimde görüntülerden oluşan deli bir sağanak. Ölürken ona seslenememiş olmanın ağır utancı… Oysa gözlerime bakmıştı. Konuşur gibi, bir şeyler bekler gibi bakmıştı umudum dediği oğluna. Zaman takılıp kalmıştı dilime. Sonsuz bir zaman tutulmasına hapsolmuştu istencim. Hiçbir şey söyleyememiştim babama. Sözcüklere söz geçirememenin şaşkınlığı yumruklarımda kaskatı kesilmişti yalnızca. Daha çok gençtim. Çaresizliği oynayacak kadar kirlenmemiştim henüz.
“Haksızlık!” diye düşünürsün. Sevdiğin bir insan kefenlenip toprağa koyulurken “Haksızlık!” diye yineler kalbin. Gerçeği kabullenememenin yarattığı bir mesafe koyarsın ölüm ile arana. Koşup sarılmanın, doya doya konuşmanın, öpmenin zihnini kurcalayan isteği ve anlamsızlığı boş yere savrulmuş çırpınışların.
Toprağa karanlık bir ağız açılmıştır ve beyazlara sarılı bir hayat, yitirilmiş bir hayat saklanmaktadır börtü böceğin, otların, dirimin zaferini muştulayan her türlü kımıltının ve ağaçların altına.
Ağlamak istersin, çılgınca ağlamak, ama boğazına yaşanmış günlerin ve söylenmemiş sözcüklerin ağırlığı yapışır. Yalnızca burnunu çekersin, sürekli, ama sürekli… Takıldıkları yerden çekemezsin gözlerini. Eksilmiş bir beceriyle bakarsın manzaraya. Her eşyadan, her insandan, her tümceden, her feryattan, her kavramdan, her ağaçtan yüzüne doğru uçuşan yarım kalmış algılar yapışır bedenine. Hayat eksilmiştir. Yalnızca senin için eksilmiştir.
Etrafta adım başı ağlayanlar, dövünenler, baygınlık geçirenler… Şaşarak bakarsın her birine, çünkü tepkilerin bir anlamı yoktur artık. Dünyanın tam ortasına, yaşanacak günlerin her türlü olasılığını darmadağın eden dipsiz bir çukur açılmıştır çünkü ve hiçbir şeyin, hiçbir avuntunun gücü yetmez bu boşluğu doldurmaya.
Zaman ilerlemez, zaman gömülen yakınınla beraber toprağın altına hapsedilmiştir. Ağlayamazsın, yalnızca burnunu çekersin, sürekli, ama sürekli…
Sarılıp sarılıp,
“Başın sağolsun!” derler sırayla.
Sen sağ ol ki unutasın, derler aslında. Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir, derler. Olan yalnızca ölene olur, sen keyfine bak demek isterler. Eksilmiş ruhunun yokluğuyla yalpalayan bedenine dokunurlar usulca.
“Ölümlü dünya…” diyerek gerçeği vurgularlar mırıldanarak.
“ Allah daha çok seviyormuş” diye avuturlar, kendilerinin bile tam olarak inanmadıkları bir olasılığı dile getirerek.
Zamanın durduğunu sanırsın, ama aslında kayda bile almaz seni saatlerin kımıltılı kadranı ve akşam olur. Karanlık çekip çevirerek daha da büyütür acını. Yitirdiğin yakınını düşünürsün. Issız ve korkunç bir boşluğun ortasında, toprağın altında yatan bir beden… Hem de yapayalnız bir durumda ! Hem de yapayalnız bir durumda! “ Haksızlık!” diye bağırırsın içinde yankılanan hiçliğe. Bedeninde dolaşan duygu acı değildir. Her hücrene teklifsiz girip damarlarında koşturan, gözlerini kurutan, biriktirdiğin her sözcüğü dilinden koparıp alan korkunç bir duyguyla sarsılırsın. Uyumaya çalışırsın, fakat uyumak anlamsızdır. Ruhun geri geleceğine inanılarak söndürülmemiştir koridorun lambası. Ruh soyut ve şaşkın bir şekilde ışığa koşup son bir kez görsün diye yakınlarını, ışık tutulmuştur yoluna. Korkarsın, kendinden utanarak korkarsın. Düşünmeden, beklemeden, hiçbir şey hissetmeden donup kaldıktan sonra uyuyuverirsin.
Birbirine geçmiş, karışmış, dağılmış düşlerle mücadele edersin ve delice ağlarsın uykunda. Ağlarsın, ağlarsın göz yaşların tükeninceye dek ve sonra birden bire, daha tam olarak uyanamadan doğrulup oturursun yatağında, karanlığa ışık salan koridora bakarsın boş boş. Derken bir kabusa uyanmanın tanımı olanaksız düş kırıklığıyla geri uzanırsın yatağa ve sabah ezanı okunur. Dinlersin kıpırdamadan. Kenti yankılayan ezanlar bir şeyler anlatır usulca… Anlatır… Anlatır…
Ağır ağır tırmanırdık yokuşu ve dalları çıplak ağacın altına ulaşırdık. Annem ağlamaktan yorgun düşmüş bir durumda çökerdi bir kenara. Mezarın sağını solunu temizler ve yanımızda getirdiğimiz şişeden su dökerdim toprağın üstüne. Annem avuçlarını açıp dualar okurdu uzun uzun. Ben babamla konuşurdum yalnızca:
“Ben geldim baba. Bir gün mutluyum diyebilmenin umuduyla sana geldim. Kalbimi okuma sakın. Yazgının henüz sonu gelmedi baba. Oğlun umudun olmaya devam etsin. Küçük insanın da hayata söyleyecek bir sözü vardır mutlaka. Söyleyemediklerimi dillendirsin diye, sana şiirle geldim…”
MURATHAN ÇARBOĞA
“Baban hiç bakmadıydı kendine. Hep ayakta kalırım sandıydı, amma olmadı işte.”
Belediye Evleri’ne ayrılan kavşakta inip mezarlığa doğru yürürdük. Her arefe günü yaşanırdı bu an. Sızılı dizleriyle ürkek ürkek adımlar atarak yanımda ilerlerdi annem. Geçmişin hesabı yapılırdı hep, konuşurdu yol boyunca ve ben hep susardım.
“Sen kendine iyi bak oğlum, iyi bak!”
Bilmezdi tıkanırcasına sigara içtiğimi. Yenilmiş bir yazgının suskunluğunu taşıyordum kalbimde.Umutsuzluğunu ve sızısı bir ömür dinmeyecek izlerini… Bilmezdi. Hayata yenilmiş bir babanın tükenmeye mahkum tek oğlu, mezarlığa doğru yürürdü boğucu düşüncelerin ağırlığı altında ezilerek.
Hiçbir yere ait olamamanın sancısı ve boşluk… Hangi büyü mekanla bütünleştirir insanı? Yaşanmışlık ve içimize işleyen duygular insanı hayata dahil etmeye yeter mi? Bu kent, gençliğimi yaşadığım, babamı toprağına gömdüğüm, şiiri keşfettiğim, bunaldığım bu şehir bir hayal kırıklığından başka bir şey değildi benim için. Adana, acının ve hüznün şehriydi.
“İşi hiç rastgitmediydi ki adamın. “
Üniversiteyi okumak için bu kenti terk edip gittiğim zaman kurtulduğumu sanmıştım mekanın kalbime dolan iç sıkıntısından, ama yanılmıştım. Adana, ertelenmiş bir hüzündü yalnızca. Yine okul tatile girecek ve ben adına unutmak dediğimiz yalan bir oyundan sıyrılıp yine eski rolüme dönecektim: ezik, umutsuz ve mutsuz delikanlı…
Arabaların yırtınırcasına aktığı yeni yapılmış geniş bir yolun kıyısından ilerlerdik usul usul. Her yıl yeni yeni apartmanlar türemiş olurdu yol boyunca. Yazgıyı kıramamış olmanın hüznü ve tarifi olanaksız hıncı fırtınalar koparırdı içimde. Susardım. Annem soluk soluğa konuşmaya devam ederdi hâlâ.
“Derslerine iyi bak kara gözlüm, umudumuz sensin…”
Şiirler mırıldanırdım içimden. Dirençsiz bedene sızan bir virüs gibi gelip beni bulmuştu şiir. Hayatımı anlamlandırmak, umutsuzluğu kırabilmek ve konuşabilmek için sarılmıştım imgelere, ama bu ülkede mutsuzluktan başka bir şey değildi şiir. Dizeler mırıldanırdım içimden. Unutmak adına, küçük dünyamda bir şeylerin değiştiğine inanmak adına şiir sayıklardım.
Hep özlemlerin peşinde koşmak soluk soluğa, ertelenen mutluluğun düşüyle yaşamak… Küçük insan, kendine biçilmiş role karşı çıktığı anda mutsuzluğa sürükleniyordu. Çevrene çizilen iki adımlık çemberle kalbindeki sonsuz dünya örtüşmüyordu işte. Senin hayatın bu kadar diyorlardı, olanağın bir avuçluk kül hükmünde. Yenilmiş bir ordunun aksak neferi gibi hüznünü sırtlayıp gideceksin bir gün bu yaşamdan. Tıpkı baban gibi! Tıpkı baban gibi!
Pencerede gülümseyen bir çocuk yüzü, balkonda çamaşır asan bir kadın, pırıl pırıl camekanlı bir bakkalın önünde güle oynaya tavla oynayan iki ihtiyar, babasının elinden tutup kaldırımda ilerleyen küçük bir kız çocuğunun gözlerinde ışıyan sevinç… Görmezden gelinen küçük ayrıntılarda gizliydi mutluluk, hayatın ihmal edilmiş yüzünde. Görmemen gerekiyordu. Etrafındaki dar çemberin karanlığında gözlerini kapayıp yokluğa razı olmalıydın. Görebildiğin kadar olmalıydı mutsuzluğun, ayrımsayabildiğin kadar…
Çıplak bir tepenin üzerindeki küçük mezarlık görünür görünmez ağlamaya başlardı annem. Kurumuş bir kaç fidanın boy verdiği tepenin üzerinde yalnız bir ağaç yükselirdi. İşte bu ağacın altındaydı babamın mezarı. Etrafı çocuk mezarlarıyla çevriliydi. Çocuk sevgisi toprağın altında da yalnız bırakmamıştı onu.
“Nasıl bekler bizi şimdi! Oğlunu görünce nasıl sevinir!..”
Gözlerim yerde, dinmemiş bir yasın ağırlığıyla ağır ağır adımlardım yokuşu. Belleğimde görüntülerden oluşan deli bir sağanak. Ölürken ona seslenememiş olmanın ağır utancı… Oysa gözlerime bakmıştı. Konuşur gibi, bir şeyler bekler gibi bakmıştı umudum dediği oğluna. Zaman takılıp kalmıştı dilime. Sonsuz bir zaman tutulmasına hapsolmuştu istencim. Hiçbir şey söyleyememiştim babama. Sözcüklere söz geçirememenin şaşkınlığı yumruklarımda kaskatı kesilmişti yalnızca. Daha çok gençtim. Çaresizliği oynayacak kadar kirlenmemiştim henüz.
“Haksızlık!” diye düşünürsün. Sevdiğin bir insan kefenlenip toprağa koyulurken “Haksızlık!” diye yineler kalbin. Gerçeği kabullenememenin yarattığı bir mesafe koyarsın ölüm ile arana. Koşup sarılmanın, doya doya konuşmanın, öpmenin zihnini kurcalayan isteği ve anlamsızlığı boş yere savrulmuş çırpınışların.
Toprağa karanlık bir ağız açılmıştır ve beyazlara sarılı bir hayat, yitirilmiş bir hayat saklanmaktadır börtü böceğin, otların, dirimin zaferini muştulayan her türlü kımıltının ve ağaçların altına.
Ağlamak istersin, çılgınca ağlamak, ama boğazına yaşanmış günlerin ve söylenmemiş sözcüklerin ağırlığı yapışır. Yalnızca burnunu çekersin, sürekli, ama sürekli… Takıldıkları yerden çekemezsin gözlerini. Eksilmiş bir beceriyle bakarsın manzaraya. Her eşyadan, her insandan, her tümceden, her feryattan, her kavramdan, her ağaçtan yüzüne doğru uçuşan yarım kalmış algılar yapışır bedenine. Hayat eksilmiştir. Yalnızca senin için eksilmiştir.
Etrafta adım başı ağlayanlar, dövünenler, baygınlık geçirenler… Şaşarak bakarsın her birine, çünkü tepkilerin bir anlamı yoktur artık. Dünyanın tam ortasına, yaşanacak günlerin her türlü olasılığını darmadağın eden dipsiz bir çukur açılmıştır çünkü ve hiçbir şeyin, hiçbir avuntunun gücü yetmez bu boşluğu doldurmaya.
Zaman ilerlemez, zaman gömülen yakınınla beraber toprağın altına hapsedilmiştir. Ağlayamazsın, yalnızca burnunu çekersin, sürekli, ama sürekli…
Sarılıp sarılıp,
“Başın sağolsun!” derler sırayla.
Sen sağ ol ki unutasın, derler aslında. Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir, derler. Olan yalnızca ölene olur, sen keyfine bak demek isterler. Eksilmiş ruhunun yokluğuyla yalpalayan bedenine dokunurlar usulca.
“Ölümlü dünya…” diyerek gerçeği vurgularlar mırıldanarak.
“ Allah daha çok seviyormuş” diye avuturlar, kendilerinin bile tam olarak inanmadıkları bir olasılığı dile getirerek.
Zamanın durduğunu sanırsın, ama aslında kayda bile almaz seni saatlerin kımıltılı kadranı ve akşam olur. Karanlık çekip çevirerek daha da büyütür acını. Yitirdiğin yakınını düşünürsün. Issız ve korkunç bir boşluğun ortasında, toprağın altında yatan bir beden… Hem de yapayalnız bir durumda ! Hem de yapayalnız bir durumda! “ Haksızlık!” diye bağırırsın içinde yankılanan hiçliğe. Bedeninde dolaşan duygu acı değildir. Her hücrene teklifsiz girip damarlarında koşturan, gözlerini kurutan, biriktirdiğin her sözcüğü dilinden koparıp alan korkunç bir duyguyla sarsılırsın. Uyumaya çalışırsın, fakat uyumak anlamsızdır. Ruhun geri geleceğine inanılarak söndürülmemiştir koridorun lambası. Ruh soyut ve şaşkın bir şekilde ışığa koşup son bir kez görsün diye yakınlarını, ışık tutulmuştur yoluna. Korkarsın, kendinden utanarak korkarsın. Düşünmeden, beklemeden, hiçbir şey hissetmeden donup kaldıktan sonra uyuyuverirsin.
Birbirine geçmiş, karışmış, dağılmış düşlerle mücadele edersin ve delice ağlarsın uykunda. Ağlarsın, ağlarsın göz yaşların tükeninceye dek ve sonra birden bire, daha tam olarak uyanamadan doğrulup oturursun yatağında, karanlığa ışık salan koridora bakarsın boş boş. Derken bir kabusa uyanmanın tanımı olanaksız düş kırıklığıyla geri uzanırsın yatağa ve sabah ezanı okunur. Dinlersin kıpırdamadan. Kenti yankılayan ezanlar bir şeyler anlatır usulca… Anlatır… Anlatır…
Ağır ağır tırmanırdık yokuşu ve dalları çıplak ağacın altına ulaşırdık. Annem ağlamaktan yorgun düşmüş bir durumda çökerdi bir kenara. Mezarın sağını solunu temizler ve yanımızda getirdiğimiz şişeden su dökerdim toprağın üstüne. Annem avuçlarını açıp dualar okurdu uzun uzun. Ben babamla konuşurdum yalnızca:
“Ben geldim baba. Bir gün mutluyum diyebilmenin umuduyla sana geldim. Kalbimi okuma sakın. Yazgının henüz sonu gelmedi baba. Oğlun umudun olmaya devam etsin. Küçük insanın da hayata söyleyecek bir sözü vardır mutlaka. Söyleyemediklerimi dillendirsin diye, sana şiirle geldim…”
MURATHAN ÇARBOĞA
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)