Anlamak yerine anlaşılmak tutkusuyla yanıp tutuşur kimi. “Beni anlamıyorlar” yakınmaları hep itici gelmiştir bana. Hayatın odağını parsellemeye çalışmaktan başka bir şey değildir bu çaba. Anlamak yerine hep anlaşılmayı yeğlemek… İnsan kendini ne oranda anlamlandırabiliyor? Asıl sorun bu.
Kendimi anlatmak gibi bir derdim olmadı hiç. Anlaşılamama nöbetlerine girmedim hiç. Yazdıklarım mı? Hayatla kurduğum tek iletişim aracı yazmak… Yazgıya gönderilmiş nafile mektuplar belki de…Çoğu zaman yazmamayı da düşünmüşümdür. Varsın anlaşılmasın çelişkilerim, duygularım bilinmesin; acılarım, hüzünlerim, korkularım, sevinçlerim saklı kalsın. Kendime engel olabilsem sırf bu nedenlerle vazgeçeceğim yazmaktan. Bahçeleri kaybettiğim zaman yitirdim varlığıma duyduğum sevgiyi. İnsanlara çoğu zaman nefretle baktım. İçimden, karanlık köşelerden uç veren bir duyguydu bu. İnsan seviyorsa paylaşmak ister. Karanlığımı anlatmak, marazımı paylaşmak istemedim. Binlerce kez sözcükler kanatlandı zihnimde, inatla yazmadım, yazmadım. Sözcüklere hükmedebilmenin ukalalığıyla sustum, sustum. Sevmedim… Ailemden ve çocuklardan başka hiçbir şeyi sevmedim. Bölüştürmediğim sevgi devasa bir açlıkla çocuklarıma yöneldi. Bitip tükenmek bilmeyen bir sevgi sağanığıydı çocuklarıma yönelttiğim aura.
Yalnızca çocuklar için yazmak istiyorum aslında. Masalları hiç sevmemiş çocukluğumun kalbimde bıraktığı boşluğu yeni masallarla doldurmak… Masal dilerken kızımın ve oğlumun gözlerinde beliren ışığı çoğaltmak adına, gökyüzünden düşen elmaların hatrına yalnızca masal yazmak... Anlaşılmak yerine, anlamaya çalışmak ve anlatmak, anlatmak, anlamak…
MURATHAN ÇARBOĞA
2010
2 Kas 2010
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder