28 Şub 2008

FİYAKALI ŞAİRE FİYAKALI SÖZCÜK YAKIŞIR

AÇILIM: ŞAİRLERİN VAZGEÇEMEDİĞİ SÖZCÜKLER…


E dergisinin 30. sayısında (2001) Vahşet ve Karmaşa adlı şiirimi yayınlamıştı Orhan Alkaya. Yaptığı değerlendirmede genç şairin sözcük seçimi arayışına dikkat çekmişti. Şiirde yer alan “katedral yıkılıyor, kuşlar sığmaz oluyor gökyüzüne” dizesini irdelerken, sözcük seçimindeki samimiyeti sorguluyordu aslında: “…yıkılan ‘katedral’ Eliott’a bir gönderme mi, yoksa fiyakalı bir ses için mi şiire girdi, karar veremedim.”. Üstadın tespiti doğruydu. Eliott’tan bihaberdim ve fiyakalı olsun diye kullanmıştım “katedral” sözcüğünü. Sonraları da birçok şiirime iliştirdim “katedral”i. Zihnimde çizgilenen bir manzaranın dile gelişiydi. Kutsiyetin, ıssızlığın ve başka iklimlere özlemin yarattığı bir imge… Fiyakalıydı üstelik.
Süreç içinde oluşan dosyalarda da birçok sözcük edindim kendime. Dosyanın içeriğine ve ruh halime göre su yüzüne çıkıp geri kaybolan sözcükler. “Anne” sözcüğünü çok yinelediğimi fark ettim bir ara. “Baba, sabah, rüzgar, devasa, iklim, ses, el, yüz, huzur…” gibi daha birçok kelime gelip yapıştı yakama. Bunlar içinde en belalısı da “devasa” sözcüğüydü. Nasıl bir psikolojinin ürünüdür? Bilinmez. Dönüp dolaşıp buldu beni. Üstelik içerdiği anlamı çok yıprattığımın da farkındaydım. Mekanın, zamanın ve hayatın dar kalıplarına sıkışmış bir benliğin sonsuzluk arayışıydı belki de. Hâlâ şiir serüvenimin yarattığı mozaikte sek sek oynar gibi ara ara üstüne basıp durduğum sözcükler soluk alıp veriyor içimde, ama hepsi de benliğime yuvalanan, çağrışımlarıyla ve anlam katmanlarıyla zihnimde manzara çizen sözcükler.
“Sabah” sözcüğü çocuklukta yaşanmış bir anın huzuru tanımlayan çağrışımıyla gelir bana: Sıcak bir Adana gecesinden sonra serin bir sabah vakti. Yatağın içinde oturup evreni dinleyen bir çocuk… Cıvıldayan kuşlar, sokakta yankılanan ayak sesleri, uzaktan uzağa duyulan araba homurtuları, harlanan bir alev gibi parlayıp sönüveren bir bebek ağlaması ve mutfaktan gelen tıkırtılar… Annenin usul usul dolanarak varlığını duyumsatması ve yeni doğan güne bağlanan umut, huzur, inanç. Sözcüğün her yinelenişinde aranan ve özlenen an… Şiirime ısrarla yuvalanan birçok sözcük, kurgulanmaya çalışılan bir leitmotiv mantığıyla çıkmıştır karşıma.
Çağrışımıyla benliği anlamlı kılan sözcükler, yalnızca genç şairin serüveninde yer almıyor. Ustalardan aklıma ilk gelen isim Hasan Hüseyin. Dönüp dolaşıp “şafak” sözcüğüne uğrar kimi zaman ve bir şiirinde bu duruma şöyle değinir:

“nedendir bilmiyorum
ağlamak istiyorum her şafak
şafakta mı doğmuşum
anam bile bilmez belki
şafakta mı kurtulmuşum
ipten kazıktan
şafakta mı asmışlar sevdiklerimi
şafakta mı boğmuşlar çocukluğumu
diş sıkmaktan çok mu güzel ağlamak”
(Şafak Ağrısı-Haziranda Ölmek Zor)




Şair, imgenin görsel dünyasından yola çıkarak zamanın kördüğümü arasından anlamın ucunu bulmaya çalışır. Bir nevi atmosfer yaratma çabasıdır bu. Dede Korkut Hikayeleri’nde tekrarlanan “Salkım salkım tan yelleri estiğinde” sözcük grubunu bu noktada anımsamak doğru olur sanırım.
Yinelenen sözcük sendromu ‘Divan Şiiri’ndeki mazmun terbiyesinin bir uzantısı mıdır? Sanmıyorum. Günümüz şiirinin aktığı mecrada mazmunlar işlevini yitirmiştir artık. Kimi zaman da yinelendiği halde şairiyle örtüşemez sözcükler.’Divan Şiiri’nin kapalı devre mantığı içinde anlam bulan, ‘Halk Şiiri’nin taze yapısında diriliğini yitirmeyen kimi sözcükler, günümüz şiirinin faklılaşan sesinde sırıtır: Gül, bülbül, hüzün, keder, servi, hazan, gurbet, sevda, turna, dağ, hicran, hasret… gibi. Daha da fazla uzatılabilir bu liste.
Bazen de bir sözcüğün çağrışım değerine dönüşür şair. Şair çok yinelemese de sözcük, işçisinin kimliğini çağırır. “Andaç” denilince Ahmet Oktay gelir aklıma, “şafak” denilince Hasan Hüseyin. Çayırkuşu Sina Akyol’a götürür beni, “ahşap” Haydar Ergülen’e. Hüseyin Ferhad “Şaman”ın göstergesidir. Limon ağaçlarının çiçekli kokusu Hasan Şimşek’i anımsatır. Bu durum şairin yaratı gücüyle açıklanabilir ancak. İmgenin odağındaki nesne şairle özdeşleşir, fakat bu algı kişiden kişiye de farklılık gösterebilir.
Bu noktada fikir sağanağını dindirmek ve konuyu toparlamak gerekiyor sanırım. Tekrarlanan sözcük şairine yakışıyor, çağrışımlarıyla yeni bir gerçeklik yaratıyor ve yaratıcısıyla hemhal oluyorsa bu usta işi bir sözcük seçiminin sonucudur ki bu maharet günümüzün çok az şairine nasip olmuştur.Yazının başında da belirttiğim gibi fiyakalı olsun diye ya da sözcük dağarcığının kıtlığı nedeniyle sahiplenilen sözcükler acemiliği ve tembelliği imliyor. Bu olumsuz manzarada deneysel şiir çabalarının da bir katkısı olduğunu düşünüyorum. Şair dile hükmetmelidir düsturuyla Türkçenin mantığına uymayan sözcükler türetilip sonra da bu sözcükler “ben buldum!” edasıyla sık sık kullanılıyorsa trajikomik bir yanlışlık yapılıyor demektir. Bu yanılgının da örneklerini görmek mümkün. Yaşadığımız şiirin sözcük sorunu, tembelliğin, kıt sözcük dağarcığının ve bir şekilde farklı olma hevesinin bir sonucudur. Usta, hevesli kalabalıktan ayrılıyorsa bu hüneri sayesindedir.


MURATHAN ÇARBOĞA

Patika Dergisi, Sayı:60

Hiç yorum yok: