AÇILIM:GENÇ ŞAİR, GENÇ ŞİİR YAZABİLİYOR MU ?
Yaşanılan anın şiire layık gördüğü manzarayı çizmek gerekiyor her şeyden önce. Görünen manzara pek de iç açıcı değil. Otuz iki yaşındayım.(Bu yaşa kadar aldığım ödüller ve yayınlanmış ürünlerim göz önüne alındığında) genç bir şair sayılırım ben de. Ustaların birçoğunun ortak kanaati gereğince suçluyum. Yeni nesil çıtayı yükseltecek şiir yazamıyorsa bu durumda benim de payım var. Bu noktada şunu da sormak gerek sanırım. Seksenli yıllara sarkan ustalardan kaç tanesi yeni açılımlar yapabildi şiirde ? Yüz yıl sonrasına (şiirin soluğu yeterse) yetmişli yıllarda kendini bulup günümüze ulaşan şairlerden kaçı kalabilecek ?
Şiirin içine düştüğü durum ortada. Yediden yetmişe herkes ahkam keser, herkesin şiir üstüne söyleyecek bir şeyleri vardır mutlaka. Sokaklarda hayatında iki şiir okumamış şiir teorisyenleri dolaşır.. Medya maymunları şiir krallığını ilan eder. Bar entelleri tel çerçeveli gözlükler ardına sığınıp usul usul viski yudumlayarak ithal poetikalar üretir ve ertesi gün unutur her şeyi. Kafe ve kahvehane filozofları pos bıyık, sakal ve boğazlı kazak duyarlığıyla yetmişli yılları diriltmeye çalışır. İlahiden bozma, cennetten arsa garantili manzumeler dizilir çağdaş tekkelerde. Yayınevleri şairi adam hesabına bile almaz… Dergiler, kitaplar ortada kalır… Sanırım bu manzarada örnek alıp okuduğumuz, ne yazarlarsa yazsınlar saygı duyduğumuz büyüklerimizin de payı var.
Evet, doğrudur. Seksenli yıllarda doğan ve bu yıllarda çocukluğunu ve gençliğini yaşayan nesil usta işi bir beyin boşaltma operasyonundan geçirildi. Kendimizi bildiğimizden beri televizyonun karşısındayız. Siyah – beyaz televizyonların son yıllarında mükemmel Amerikan ideolojisini enjekte eden Noel dizileri ve filmleriyle büyüdük. Siyasi bir kimlik edinemedik hemen. Bir tek zeytini birkaç lokmada yemeye çalışırken sitcomların çeviri esprilerini anlamaya çalıştık. Seyrettiğimiz manzarayla içinde yaşadığımız hayatın çelişkilerini anlamlandırmaya çalışarak bocalayıp durduk. Ama en azından TRT’nin yayın saatini beklerken kitap okuyabiliyorduk. Özel televizyonların seviyesizlik bombardımanı altındaki doksanlı yılların çocukları ise bu fırsatı bile bulamadı. Amaçsız, ideolojisiz, hayalsiz bir beyin, kaos ve içe doğru kaçış… Hayatla uzlaşamamak ve içe kapanmak, sanal bir dünyanın metalik yankısıyla imge düşürmek… Sanırım yeni neslin şiirini tam olarak bu cümlelerle ifade edebiliriz.
Genç şair ne yapar eder de kendini var eder ? Hele bir de taşradaysa, İstanbul’un feodal şatolarına uzaksa… Ortada okunup okunmadığı bile belli olamayan dergiler varsa (bunlardan çoğu yirmi dergi sat, bir şiirin yayınlansın anlayışındaysa) yayınevleri şiiri dışlamışsa, ustalar “benden sonrası yok” tavrındaysa ve bütün köşe başları tutulmuşsa şiiri nasıl sahiplenir genç şair ? En kısa yol “ yanaşma “ mantığı mı? Asaf Halet Çelebi’yle Behçet Necatigil (emeklerini saygıyla anıyorum) kırması şaircikler yaratmaya çalışan, günümüzün Yahya Kemal’i olmaya yeminli ustalara mı yanaşmalı, yoksa Yves Bonefoy ‘u milli şairimiz farz eden Paris beyefendisi asilzadelere mi ? Yani ya kırklı yıllardan ses veren Divan şiiri müsveddesi şiirler yazacaksınız ya da Avrupa’dan doktoralı asilzade bir genç olacaksınız…
Genç şair ne yapar eder de onaylatır şairliğini ? Önemli dergiler de sıkı şiirler yayınlatarak mı ? Hatırı sayılır ödüllerden birini ya da birkaçını alarak mı ? Hayır, hiçbiri değil. Önemli bir dergiyi ya da yayınevini parsellemiş bir ustanın kapı kulu olacaksınız. Bu usta allayıp pullayıp İzmir’in güzel kuşları (?!) gibi salıverecek sizi ödüllere, dergilere ve kitaplı şairler kervanına. Genç şair ne yazıyor, nasıl yazıyor kimin umurunda. Bu sistem Zafer Erkin Karabay gibi gençliğinden daha büyük şiirler yazan bir şairi harcamıştır.
Genç şair ne yapar eder de kitaplaştırır dosyalarını? Zaten şiir yayınlayan birkaç yayınevi de parsellenmiştir. Şairin elindeki dosya ödüllü olsa da boşunadır çabası. Tek bir çaresi vardır. Bu yoldan sebeplenen yayınevi görünümündeki ticarethanelere (Allah şairlerden razı olsun, şiirin içler acısı hali yağlı bir sektör yaratmış durumda) gidip bastırır parayı, sonra birkaç koli kitap alıp evine döner. Konu komşuya hediyelik, evlere şenlik, sobada yakmalık kitapları imzalaya imzalaya dağıtır sonra.
Bu çürümüş sistem genç şaire, al gülüm ver gülüm mantığının dışında, ahbap çavuş ilişkilerinin uzağında, pohpohlama mekanizmasının aldatıcı hediyelerinden başka ne gibi alternatifler sunmuştur ?
Genç şair…Genç şair… Gelelim meselenin düğümlendiği noktaya. Bir özeleştiri süzgecinden geçirelim kendimizi. Hatırı sayılır bir sermaye dergisinde yer alan bir söyleşi geldi aklıma. Sanırım beş yıl önceydi. Bangır bangır bağırıyordu genç şair ve yazarlar. “Ders çalışmamız lazım!” diyorlardı, “Ders çalışmamız lazım !” Türk edebiyatını bir kalem de silip her şeyi yeni baştan ele almaya, her şeyi yeni baştan yaratmaya kararlı görünüyorlardı. Hepsi de okumuş yazmış, Avrupa - Amerika görmüş gençlerdi sanırım. Deneysel şiirlerinden bahsediyorlardı, romanı, öyküyü yerden yere vuruyorlardı. Yadırgamıştım. Düşünüyorum da aradan bunca zaman geçmesine rağmen bir arpa boyu bile yol alınamadı. Sanırım yeterince ders çalışılmadı. Genç şair hala yerinde sayıyor olsa gerek. Zaman akıp gidiyor işte. Manifestolar hazırlandı, dergiler yayınlandı, dergiler kapandı. Kimi genç şaircikler doğumhane kapısından uzatılan bebekler gibi edebi dünyaya sunuldu. Kimi unutuldu, kimi ite kaka emeklemeye çalıştı…
Her şeyden önce ait olduğu toplumun şiirini ne oranda özümsemiş durumda genç şair ? Kendi diline usta işi bir çabayla hakim olabilmiş mi ? Şiiri şiir yapan unsurları, biçimi ve içeriği örgüleyen ögeleri çözümleyebilmiş mi ? Edebi sanatlardan haberi var mı örneğin? İmla kurallarını ve noktalama işaretlerini tam anlamıyla kavrayabilmiş mi ? Türkçenin mantığını bozmadan, bir kelimeden nasıl bir başka kelime türetilir ? Bunları biliyor mu genç şair ? Sırtında dağ gibi bir kambur oluşturan geleneği özümseyebilmiş mi ? Hâlâ aşılamadığına inandığım “Divan Şiiri”nin sonsuz dünyasına girebilmiş mi? Mazmunların büyülü boyutlarını keşfedebilmiş mi? Yalnızca Nazım Hikmet okuyarak; yalnızca Ahmet Arif, Ece Ayhan, Ümit Yaşar Oğuzcan hatmederek; yalnızca Rimbaud, Rilke, Neruda ezbeleyerek şair olunamayacağını anlayabilmiş mi ? “Divan Şiiri”nden başlayarak isim isim, dönem dönem okuyarak kendi şiirinin gücünü takdir edebilmiş mi genç şair ? Her şeye rağmen, sistemin metalikleştirdiği, renksiz ve kokusuz, duygusuz kılmaya çalıştığı ayrıntılarda hayatın sıcaklığını yakalayabilmiş mi ?
Deneysel tuzakların, suya yazılan pohpohlamaların, üstü örtülmeye çalışılan değerlerin, metalin soğuk temasının, sanal muhabbetlerin, internet dilinin, teknobarlarda çatılmış poetikaların uzağında kendi şiirini kurabilmeli genç şair. Hayatın sıcaklığını, anlamın temiz mecrasını ve ritmin çocuk yanını kaybetmemeli. Bu nedenle “ders çalışılmamalı (?!)”, şiir çalışılmalı ve hayatın uzağına düşmeyen yeni bir ses bulunmalı ve zamanın en usta seçici olduğu hiçbir zaman unutulmamalı.
Genç şair, festival festival gezip ucundan kıyısından sebeplenen, imgenin son peygamberi gibi ortalıkta dolaşıp komplekslerini tatmin eden şair müsveddelerinin (samimi emekçileri saygıyla anarak) tekelinden kurtarmalı şiiri.
Doğrudur, genç şair, imkansızlıkların kıskacında bocalayarak kimi zaman yaşından daha eski şiirler yazıyor. Kimi zaman da uzay çağını yakalama hevesiyle (sanal bir dilin anlamı barındıramayacak kadar sığ tuzaklarına düştüğünü fark etmeyerek) yüz yıllar ötesinden ses vermeye çalışıyor. İşin garip tarafı, yazdığı bu eciş bücüş şiirlerle ne geçmişe dahil olabiliyor genç şair, ne şimdiye ne de geleceğe. Sürgit bilinçsiz bir arayış, tutanın kendi tarafına çektiği bir çırpınma nöbeti, ilgisizliğin doğurduğu yoğun bir kırılganlık psikolojisi ve çıkarların, saygının, çekingenliğin yarattığı “kral çıplak” diyememe ezikliği ve nihayetinde taşranın uzak köşelerine çekilmiş koskoca bir “hayaliçalınmışgençihtiyarlar” ordusu…
Durum budur. Bu nedenle şahsım adına yaşadığımız dönemde değerlendirmeyi reddediyorum. Türk şiirinin devasa mecrasında bir toz zerresi kadar bile olsa yeşerteceğim bir mekan yaratabilirsem ne mutlu bana. Gerisi al gülüm, ver gülüm hikâyesi…
MURATHAN ÇARBOĞA
Patika Dergisi, Sayı:56
28 Şub 2008
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder