Musa Artar: Merhaba Murathan, sevilen, saygın, başarılı, değerli bir kalem ustasısın. Seni yakından tanımak isteyen değerli okurlarımız için neler söylersin?
Murathan Çarboğa: Merhabalar. İlginiz için teşekkür ediyorum. Hayata şiirin penceresinden bakan biriyim her şeyden önce. Çocuk yaşta kitaplarla tanışıp bir daha iflah olmayan meczuplardan biriyim. Edebiyat öğretmeniyim. Bilinçli ya da bilinçsiz tüm hamleleri, tüm tesadüfleri ve bütün dönüm noktalarını evirip çevirip bir şekilde edebiyatla karşılaştıran ilginç bir yazgıya sahibim. Yayımlanmış bir kitabım, yayınlamamak için direttiğim ( kimi ödüllü) birkaç dosyam var. Ara sıra dergilerde görünür çoğu zaman yalnızca okumakla yetinirim. Ülke çapında şiir, deneme, mektup, öykü ve çocuk öyküsü dallarında ödüllere değer bulundum. Hırsları olmayan, zamanın en usta seçici olduğuna inanan bir şairim. Yazmaktan çok okumayı yeğlerim.
Canan Başkaya: Dilerseniz söyleşimize biraz geçmişten başlayalım. Yazın hayatın nasıl başladı, nasıl gelişti bu sevda?
M. Çarboğa: İçine kapanıp, küçücük zihninde ayrı bir dünya oluşturmuş bir çocuk, okumanın zehrini tatmış bir çocuk, gün gelir yazmayı dener sanırım. Yazmak bir hevesten çok kendi dilimi oluşturmak için kullandığım bir yöntemdi. Hayatla uzlaşmak için kurguladığım bir dildi edebiyat. Hayatla sorunu olan ve duyarlıkları erken gelişmiş bir çocuğun suskunluklarını anlamlı kılan bir dil… Her şair ayrı bir dil yaratır dil içinde. Yazmak, bir ifade biçimi benim için, yazgıya dayatılmış bir mecburiyet.
M. Artar: Bilirsin; yazınsal üretim içinde olan insanlar kendilerini ya şiirle ya da düzyazıyla ifade ederler. Sen, her iki yolu deneyenlerin kavimdensin. Türü belirleyen nedir? Sen mi karar veriyorsun buna, yoksa onlar mı dayatıyor kendilerini?
M. Çarboğa: Çok yönlü bir edebiyat adamı olmak niyetindeyim. Şiir biraz daha ön planda, doğrudur. Bir şair olarak anılmak da gururlandırır beni, fakat yazabildiğim her alanda ürün vermek niyetindeyim. Şiir, mektup, deneme, anı, eleştiri, öykü, çocuk öyküsü, masal, roman, radyo oyunu, tiyatro oyunu, makale… Edebi tür olarak aklınıza ne gelirse. Bu saydığım türlerin hepsini de denedim, birçok türde de ödül aldım. Bazıları da gün yüzüne çıkmadı bu ürünlerin. İnsanın kendisini ifade etmesi açısından ise şunu söyleyebilirim: benim dilim şiirdir.
C. Başkaya: Okuma, yazmanın nesi olur? Bir anlamda okuma, yazmanın varlık sebebi diyebilir miyiz?
M. Çarboğa: Bu doğrultuda şöyle bir yanılgıya da düşmemek gerekir. Her yazar okumak zorundadır; ama her okur yazmak zorunda değildir. Ucundan kıyısından okur kimliği kazanmış çoğu kişi yazmak zorunda hisseder kendini. Okumak yazmanın ön şartıymış gibi. Oysa bu noktada belirleyici olan yetenektir. Özellikle şiir… Yeteneğin olmadığı yerde iyi bir şiirden bahsetmek imkânsızdır. İnsan iyi bir okur olarak da kalabilir diye düşünüyorum. İyi bir şair ya da iyi bir yazar olarak anılmaktan daha çok iyi bir okur olarak anılmak beni daha çok sevindirir açıkçası.
M. Artar: Her sanat eseri bir doğumdur. Murathan, bu doğumdan sonra ne yapar, neler hisseder?
M. Çarboğa: İşçilik pek yoktur bende. Disiplinli çalışan, şiir işçiliğine ön planda tutan bir şair değilim. Uzun süre tek bir dize bile yazmam çoğu zaman; fakat gün gelir bir esrik hal peydah olur yüreğimde. Dilime bir sözcük takılır, geçmişe dair bir koku, çağrışımlarla anlam bulan bir renk salınır durur zihnimde. Belki madeleine kurabiyesini tadar tatmaz belleğin derinliklerinde kaybolup gitmiş anıları anımsayan Marcel Proust’ta olduğu gibi bir tat alıp götürür aklımı; bir ezgi hep yenilenerek dolanır sesime. Günlerce kafamdaki bu iklimle dolaşırım. Derken şiire döner bu atmosfer. Gün gelir esriklik doruğa çıkar ve oturup yazarım. Çok sürmez, kısa bir sürede kitap oylumunda bir dosya oluşuverir. Düşünme ve yazma aşamasında daha mutluyumdur. Umuda ve şiire dair bir ruh haliyle bakarım hayata. Sonrası büyü bozulur ve yine günlük kaygıların ağına düşerim.
Şiiri düşünüp, şiiri yaşarken mutluyumdur. İnsanlar daha tahammül edilir, hayat daha yaşanası görünür bana. Şiiri düşünmek gülümsemektir, umutla gülümsemek… Yazma anında ise yalnız ve karamsar bir ruh hali yapışır yakama. Şiirin kâğıda dökülüş anı, deyim yerindeyse evrensel acıların üşüştüğü bir ayin halidir.
C. Başkaya: “Her kitap çizgisini kendi belirler.”diye düşünmüşümdür hep. Siz neler söylemek istersiniz?
M. Çarboğa: 2003 yılında yayınlanmış “Güne Dönen Rüya” adlı bir şiir kitabım var. Yine bir ödül sonucu yayınlanmıştı. Yayınlandığı dönemde olumlu tepkiler almış, Damar, Virgül, Akşamlık gibi saygın dergilerde değerlendirmeler yayımlanmıştı. Daha sonra yeni dosyalar da yazdım. “Yağmalanmış Hayal” adlı dosyam 2005 Cemal Süreya Şiir Ödülü’ne, “Hayat Hiçbir Zaman Yetmeyecek Şiire” adlı dosyam 2007 Ali Rıza Ertan Şiir Ödülü’ne değer bulunmuştu. Bunların dışında şiir dosyalarım da var bu arada. Açıkçası yayımlatma anlamında pek bir çabam olmadı bu dosyalar için. Hakkıyla şiir yayımlayan yayınevlerini saymaya kalksanız üçü bulmaz. Diğer ticari yayınevleri ise hep mantıksız gelmiştir bana. Parayı bastırırsınız ve içeriği ne olursa olsun matbaadan çıkarıp iki koli kitap verirler size. İlerde ne olur bilemem ama insanın kendi kendini aldatması gibi geliyor bu durum bana. Yokluğum ardımda derin bir boşluk bırakmıyorsa, dergilerde görünmenin ve kitap yayınlatmanın bir anlamı yok. Elbet yaşayacağı bir serüven varsa yaşar yazdıklarım.
C. Başkaya: Öğretmen Murathan, eğitimi nasıl tanımlar, nedir öğretmen olmak? Öğrencilerinizle okul ortamı içerisinde ne gibi etkinlikler yapmaktasınız?
M. Çarboğa: Günün her anı şiiri yaşayan, günün her anı şair tavırlarında caka satan bir insan değilim. Böyle kişilerden de pek hoşlanmam. Bir öğretmen olarak da şiirin ve felsefenin özüne varmış bir şair- öğretmen profilinden çok, kitap okumayı seven ve öğrencilerini kitap okumaya yönlendiren bir öğretmen görünümünde olmayı tercih etmişimdir. Söylediğim bir cümle, okuduğum bir paragraf öğrencilerimin belleğinde kalsın ve onların hayatlarına yeni bir renk katsın isterim. Bilginin yanı sıra yetkin bir hayal dünyası ve bilimsel bir düşünce gücü kazandırmalıdır eğitim. Sanata ve erdemlere inanan bir zihniyet yaratmalıdır gençte. Güzellikler sonradan gelir zaten.
M.Artar: Edebiyat dünyasında da diğer sanat dallarında olduğu gibi görüş ayrılıklarının olması elbette bir zenginlik. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsun?
M. Çarboğa: Her iyi yazar, her iyi şair başlı başına bir ekoldür. Sanatsal anlamda farklılıkların olması zenginliktir, katılıyorum bu görüşe; fakat esas farklılık ideolojik anlamda görülüyor. Şiir kapsamında bakarsak olaya şöyle ifade edebiliriz bu durumu: sağ ve sol kesimin şiiri, kullanılan sözcüklerden tutun, biçim kaygılarına; aynı iklimi solumanın yarattığı imgelerden tutun, şiirin ritmik yapısına kadar farklılık gösteriyor. Özellikle muhafazakar kesimin kendine özgü bir şiir dünyası var. Üstelik kendi aralarında çok tutarlı, saygıya ve hakbilirliğe dayanan bir ilişki geliştirmiş durumdalar. Birbirlerini hiçbir komplekse takılmadan destekliyorlar. Örgütlü ve son derece temiz bir şiir iklimine sahipler. ‘80 öncesindeki şiiri bir kenara bırakırsak eğer ‘90’lı yılların ve günümüz edebiyatının sol cenahı (genelleme yapmak ne kadar doğru olur bilmiyorum, şahit olduğum ilişkilerden yola çıkarak bir manzara çizmeye çalışıyorum) kişisel çekişmelerin, her şeyin en iyisini ben bilirim tavırlarının, kişisel çıkarlar uğruna yok sayma taktiklerinin, komplekslerin, dudak bükmelerin belirlediği bir garip ilişkiler yumağı görünümünde. Örgütlenme bilinci, dayanışma gibi solu var eden değerler muhafazakar kesime devredilmiş durumda. Kusursuzluk abidesi gibi herkese burun kıvırıyor kimi, halbuki yüzlerine yerleşmiş boşluk kendilerini ele veriyor. Farklılık eksiltmek yerine, yeni katkılarda bulunmalı diye düşünüyorum.
C. Başkaya: Edebiyat 'boş zamanlarda' oynanan bir oyun, basit bir uğraş gözüyle bakılan bir duruma getirildi. Ömrünü bu uğurda seve seve adamış sessiz çağlayanlar bin düşünüp bir hareketle kitaplaştıramazken; mankeni, iş adamı, artisti… kitap yazıyor pervasızca. Bu dünyanın emektarı, gönül eri olarak duygu ve düşüncelerini merak ediyoruz?
M. Çarboğa: Hiçbir zaman günceli kurtarmayı düşünmedim. Evet, ödüller aldım, şiirlerim yayımlandı. Bütün bunlar biraz daha tutunabilmek içindi yazıya. Tamamen içime kapanıp yalnızca kendim için yazmamak adına beğenilmenin ve takdir edilmenin olumlu dürtüsünü kullanmaya çalıştım. Hiçbir zaman günceli düşünmedim. Dosyalarımı bunca zamandır yayımlamamamın da en önemli nedeni budur. Elbet değeri varsa yazdıklarımın bir gün ortaya çıkar. Kafka’yı yeniden dirilten Max Brod gibi bir vefalı dost benim de kıyıda köşede kalmış yazılarımı gün ışığına çıkarır elbet. Her şeyden önce kendim için yazdım ürünlerimi. Eşimle, dostumla istediğim zaman açıp okuyorum yazılarımı. Günü kurtarmaya çalışan edebiyat heveslileri ilgilendirmiyor beni. Herkes kendini var etmeye çalışıyor. Onların da var olma sebebi suya yazı yazmak. Ben sözcüklerime yaşayamayacağım bir ömür vermek istiyorum.
M.Artar: “İnsanın ruhunu yücelten bir acı, ucuz bir mutluluktan evladır." diyen Dostoyevski ile aynı eksende buluşuyorsun. “Sevgiliye Mektup”ta “Şiir benim sancımdır” diyorsun. Ulusal ve evrensel başarıyı tatmış, ödül alma, isim yapma derdi taşımayan gerçek sevdalısı olarak “İnadına, sevdamla ben de varım” sözüne bağlı olarak şiire sevgisi, yeteneği olan gençlere neler söylemek istersiniz?
M. Çarboğa: Her şeyden önce iyi bir okuyucu olsunlar. Okudukça yetenek şiire sarılır, okudukça şiir bırakmaz insanın peşini. Kitap yayımlamakta acele etmesinler.Ancak bir ömür verirsen ve de yeterince yetenekliysen bir şair olabilirsin. Ben henüz kendime gerçek manasıyla şair diyemem. Yerel basının önünde şiir kitabını tanıtan gençlere rastlıyoruz kimi zaman. Heyecanlarına saygı duyuyorum; fakat her şeyi tamamlamış bir usta tavrı sergiliyorlar, kimi zaman da bir punduna getirerek ağzımızın payını verip, ahkâm kesiyorlar güzelce; fakat şiirleri bir avuç şaşkın kelebek gibi uçuşuveriyor havaya. Şiir tarihini çağdaş bir Atlas gibi sırtında taşımayanlar sözcüklere hükmedemezler. Okusunlar, okusunlar, okusunlar… Zaman güzel bir yol çizecektir onlara.
C. Başkaya: Dünyada kültür şehri olma niteliğini taşıyan şehir sayısı çok değil. İtalya’daki Sienna, yahut Floransa, Paris, Kudüs… ve Antakya. Günümüzde Antakya ve Hatay’da çıkan dergiler, yazın yaşamını Antakya’da sürdüren şair ve yazarlar için neler söylemek istersiniz?
M. Çarboğa: Antakya ruhu olan bir şehir. Tarihi yapısıyla, etnik ve kültürel özellikleriyle güzel bir şehir; fakat neresi olursa olsun taşrada şair olmak zordur. Ara sıra büyük şehirden gelen, hulyalı bakışları, gizemli ve ukala tavırlarıyla herkese haddini bildiren bir değişik yaratıktır şair ya da yazar yerelin anlayışına göre. İnsan her zaman gördüğü, konuştuğu, şakalaştığı birinin ulusal çapta bir şeyler yazan biri olduğuna inanmak istemez. Hele o yerelde kaybolmuş şair ahkam kesmeyen, herkese yukardan bakmayan, alçakgönüllüğü erdem sayan biriyse yandı gülüm keten helva. Başlar hücumlar, yeterince okumadığından tutun da ‘jüri üyelerine göre yazıyor’ karalamalarından; ‘bu adam nasıl yazıyor bu şiirleri’ şeklinde şüpheye teslim edilmiş yanılgılardan tutun da işi şiirle aşık atmaya vardıran bir garip mücadeleden geçilmez olur ortalık. Ukalalık yapmak istemiyorum; fakat yeteneğimi ve bunca yıllık emeğimi önemserim. Kendimi yerelden, ulusaldan ziyade bir hiç hükmünde de olsa koskoca şiir tarihi içinde görmek isterim.
Edebiyatla ilgilenen değerli dostlarım var Antakya’da; fakat ben uzun süredir kendi küçük dünyama çekilmiş durumdayım.
M. Artar: Kendi ırmağını bulmuş genç, güzel bir kalem olarak Murathan Çarboğa, yalınlık adına çalakalemlik; özgünlük adına, laf ebeliğini birbirine karıştıran anlayışlar ile ilgili neler söylemek ister?
M. Çarboğa: Genelde yazmakla gevezelik eylemi birbirine karıştırılıyor. Günlük hayatta çok konuşan, bol keseden ahkâm kesen biri olabilirsiniz; fakat edebi dil farklı bir oluşum. Özellikle şiir gevezeliğin asla ulaşamayacağı bir ülke. Susmanın, bilgece susmanın bir adım öncesidir şiir. Yalınlık ve özgünlük zamanla kazanılan vasıflar. Yeteneğiniz ve birikiminiz sizi sırtladığı noktada özgünlüğe ulaşmışsınız demektir. İnsan yaşadıkça, yaşlandıkça yalınlaşır. Bilgeliğin dilidir çünkü yalınlık. Böyle bir seviyeye ulaşmak için bir ömür vermek ve okumak okumak gerek.
C. Başkaya: Yazın dünyasını düşündüğümüzde, sizi mutlu ve mutsuz kılan neler var? Nedir Türkiye’de edebiyatın güzelliklerini gölgeleyenler?
M. Çarboğa: Her ne kadar oldukça olumsuz manzara çizmiş olsam da güzel dostluklar kazandım edebiyat sayesinde. Birçok şehirden birçok şair ve yazar dost edindim kendime. Çürümüşlük her yanı sarmadan dostluklara sahip çıkmak gerekiyor. En çok mutlu olduğum zamanlar şiir düşünüp şiir yazdığım zaman dilimleri ve kimi zaman her şeye veryansın edip kitaplara sarıldığım anlar. Güzellikleri gölgeleyen unsurlara gelince: her şeyden önce samimiyetsizlik, delice hırslar, seviyesizlik ve sükut suikastini karakter edinmiş zihniyetler.
M.Artar: Üretken yapını bilen bir dostun olarak ufuktaki yeni çalışmaların hakkında konuşmak ister misin?
M. Çarboğa: Yeni bir şiir dosyası oluştu yakın zamanda. Kim bilir belki de bir ödülle duyurur adını. Şiirin yanı sıra düzyazı türünde de ürünler veriyorum biliyorsunuz. Özellikle kısa türlerde başarılıyım. Öykü, deneme ve mektup türlerinde ödüller kazanmıştım daha önce. Bir öykü dosyası hazırlamak istiyorum. Çok az sayıda öyküm var. Yine bir esriklik iklimine girip bir dosya çalışmasına başlarım belki. Bundan altı – yedi yıl önce bir roman denemem olmuştu. Daha sonra beğenmeyip atmıştım bilgisayarın hafızasına. Uzun soluklu çalışmalar sabır istiyor. O sabır da bende yok. Bir an önce yazıp bitireyim istiyorum her şeyi. Kısa öykülerden oluşan bir öykü dosyası sanırım benim için ulaşılabilir bir hedef. Ayrıca kafamda dönüp duran uzun soluklu konular var. Umarım bir gün güzel bir roman yazabilirim.
M. Artar: Ortalarda pek fazla görünmüyorsun. Yaşamını kendi kozanda ipekleştirir gibisin. Yalnızlıkla aran nasıl? “Yalnızlık” denince, Türk ve Dünya Yazını’ndan hangi esintiler ulaşıyor sana?
M. Çarboğa: Ucu bucağı olmayan bahçelerde dolaşan; ağaçlarla kuşlarla, çiçekle, böcekle oynayan yalnız bir çocuktum. Kalabalık bir ailede büyüdüm oysa. Yalnızlığı seviyorum. Geniş bir çevreye sahip olmak fikri korkutuyor beni. Bende sevme eylemi yoğun bir duygudur. Kendime kurduğum küçük hayatta hakkıyla sevebileceğim insanlar vardır. Çocuklarım, eşim, ailem gibi… Çevrem genişledikçe körelen bir bakış açısıyla bakıyorum hayata. Mükemmel bir insan değilim, fakat insanların hataları hemen batıyor gözüme. Fazlaca korumacı bir yapıya sahibim galiba. Doğuştan gelen bir asosyallik durumu belki de, çünkü mutsuz bir çocukluk yaşamadım. Yoksulluktan gayrı bir derdimiz yoktu. Tek erkek çocuktum ve fazlasıyla tattım sevgiyi, fakat yalnızlık duygusu hep yanı başımdaydı. Yalnızlık ve gelip beni bulan şiir…
Yalnızlık kavramı şiirle ve şairle ilişkili gibi geliyor bana. Çağına ters düşmüş, hayattan beklediklerini bulamamış, acıları bir mıknatıs gibi kendine çekmiş şairler. Belki de düşündüğüm kadar yalnız değillerdi, fakat ben hep yalnızlık çekmişler gibi hissederim bazı şair ve yazarları. Benim için yalnız bir adamdır Tevfik Fikret, Ahmet Haşim, Ömer Seyfettin yalnızdır. Sait Faik aykırı ve güzel yüreğiyle yapayalnızdır balıkçılar içinde. Wolfgang Borchert yalnızlık içinde gencecik ölmüş bir yazardır. O güzelim öyküleri kalmıştır geriye. Enver Gökçe yalnız bir şairdir. Attila József yalnızlığın ve acının ağıtıdır. Çehov fotoğraflarında dingin bir özlemle bakar. Daha da çoğaltılabilir bu örnekler.
M. Artar - C. Başkaya: Sıcacık yuvasında gerçekleştirdiğimiz söyleşi için Atayurt ailesi adına çok teşekkür ediyor, yüreklerimizi yakaladığınız yapıtlarınızı uzun yıllar üretmeye devam etmenizi diliyoruz.
M. Çarboğa: İlginiz ve güzel düşünceleriniz için teşekkür ediyorum. Sağ olun
Musa ARTAR - Canan BAŞKAYA
ATAYURT GAZETESİ 15 ŞUBAT 2012
18 Şub 2012
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder