19 Eyl 2008

GÜLÜMSÜYORUZ

Anımsamak, ölüme meydan okurcasına, “yaşadım!” diyebilmenin erinciyle anımsamak... Hayattan koparılmış her görüntü, eşyayı çekip çevreleyen ve anlamı var eden her renk, ucu çağrışımlara açılan ışık sağanakları… Anımsamak zamana meydan okumak mıdır? İçimizde donup kalan ve artık bize ait olan her yaşanmışlık, yeniden kurgular varoluşu. Anımsamak, insanın yaratma çığlıdır. Her insan, içindeki uzamın tanrısıdır çünkü.
Her yinelenişinde yarasını onarmaya çalışan pişmanlıklar, hazzından vazgeçilemeyen üzüntüler ve kaybedilmişliğin sayrılı kanatlarını boşluğa sallayan sevinçler… Anımsamak çığlığı dönüp dolaşıp bulur suskunluğumuzu. Anılar, düşlerin haşarı çocuklarıdır.
Anıların güzel yüzü en çok yaşlı insanlara yakışır. Ustaca yaşanmış bir ömrün ucunda durup uzun uzun uzaklara bakan insanlara… Evrene kavuşmak ister gibi olgun bir beceriyle geçmişi konuşan yüreklere… Tercih edilmemiş bin bir türlü olasılığın ve yaşanmış günleri biçimlendiren duygular yumağının gizemini aralamaya çalışan aydınlığa…
Sevincin ve mutlulukların bir anlık parlayıp sönen alevi zamana tutunmaktan ne kadar uzak! Gülümseyerek anımsayabileceğimiz anların rüzgarı ne sıklıkta savurur belleğimizin bahçelerini. Doğu’yu var eden hüznün saltanatı geçmişe de hükmeder mi?
Yüreğimizi hoyratça avuçlayan yaşanmışlıklar ne kadar çok! Ne kadar çok…
Kaçmak, unutuşun kırılgan yoldaşlığını çağırmak boşuna…
İşte, yıllar öncesinden dirilen zaman gelip çalıyor belleğin yarı aralık kapısını. Adana’dayım. Kültür Merkezi’nin önünde. Kız arkadaşımı ( yıllara beraber katlandığımız eşimi, çocuklarımın annesini) bekliyorum. Yeni sahnelenmeye başlayan bir oyunu seyredeceğiz. Her şeye geç kalmanın alışkanlığı büyüsünü bozsun diye erkenden geliyorum sözleştiğimiz yere. Etrafta, kımıl kımıl bekleşen bir kalabalık. Kapının her iki yanında uzanmış aslan heykellerinden birinin yanına oturuyorum. Sırtı parçalanmış bir aslan figürü bu. Sırtı parçalanmış ve heykelin içindeki boşluğa kağıtlar, poşetler, türlü atıklar tıkılmış. Ne garip bir ruh halinin sonucudur diye düşünüyorum. Cansız bir nesnenin varlığına bile tahammül edememek…
Dalıp gittiğim düşünceler, hesaplar, gelecek kaygıları, korkular ve doğar doğmaz sonsuz bir hızla kaybolup giden sevinç adacıkları… Beklemek cisimleşiyor yüreğimde, sıkıyor, bunaltıyor, benliği ele geçirmeye çalışan bir ifrite dönüşüyor zamanla.
Gözlerimi sabitleyip baktığım ama görmediğim kalabalık ürkek kımıltılarla dalgalanıyor derken. Korkuyla, telaşla ayrışan kalabalığın ortasında, üstü başı kir pas içinde bir çocuk beliriyor. Elleri, kolları, yüzü kararmış, gözleri kapandı kapanacak bir çocuk ilerliyor. Yalpalaya yalpalaya geride bırakıyor kalabalığı. Ardında iğrenen, tedirgin olan yüzler ve sonra sıra sıra herkeste yenilenen kaygısızlık. Sağa sola bakıyor çocuk sendeleyerek, sonra bana takılıyor gözleri. Şaşalıyorum. Yanıma gelip oturuyor usulca.
Çocuğa bakıp içimde anaforlanan duyguyu anlamaya çalışıyorum. Elinde siyah bir poşet. Poşetin ağzını avuçlayıp ağzına götürüyor ve derin derin nefes alıyor sürekli.
Uyuşturucunun ciğerlerine dolan zehiri damarlarına yayılıyor korkunç bir hızla; hücrelerine saldırıyor, düşlerine, onuruna, geleceğine çörekleniyor. Gözleri kayıyor gittikçe, oturduğu yerde sallanıyor, elleri titriyor ölümcül bir ritimle. Ben, içimdeki duyguyu tanımlamaya çalışıyorum hâlâ. Şaşkınlığın ebleh hareketsizliğini, çaresizliğin hıncını, suçun ve utancın ezikliğini…
Poşete eğilen kafasını kaldırıp yarı aralık gözleriyle gözlerime bakıyor derken. Elini kaldırıp az ötemizdeki Atatürk heykelini gösteriyor:
“Bu…Bu heykel yürür mü abi?”
Nasıl yanıt vermem gerektiğini düşünüyorum bir an için. Umudu, sevgiyi, düşleri, inancı tetikleyen bir cümle söylemeliyim diyorum kendi kendime, ama gerçeğin katı ve acımasız vurgusu ağır basıyor:
“Yürümez canım…”
Gözlerini heykele çevirip şaşkın şakın bakıyor ve gülümsüyor sonra:
“Ama yürüdü abi…Gördüm…Yürüdü!..”
Cami önlerinde nasihat dağıtan ak sakallı amcaların dediğim dedik inadına dönüşüyor tavrım. Gerçeğe çağırma hevesiyle:
“Yürümez canım” diyorum, “heykel yürür mü hiç!”
Çoğunluğun basma kalıp yaklaşımıyla yeniden karşılaşmanın hayal kırıklığını duyumsayarak usulca yanıt veriyor:
“Yürür abi… Yürür… Yürür…”
Sonra yavaşça kalkıp heykelin yanına doğru yürüyor. Dengesini bozmamaya dikkat ederek kafasını kaldırıyor ağır ağır ve Atatürk’ün heybetli figürüne bakıyor. Poşeti anımsıyor birkaç saniye sonra ve derin derin nefes çekerek uzaklaşıyor. Hayattan ve umuttan, her şeyden, herkesten uzaklaşıyor…
Hemen gevşiyor gerilen dikkatler. Huzursuzluk yerini keyifli fısıltılara ve kahkahalara bırakıyor. Ben gittikçe küçülüyorum olduğum yerde. Hayatı ve insanlığı sorgulamak için ne kadar geç! Çepeçevre bunca acı varken mutluluk nasıl da imkansız! “Ne yapmalıyım?” diye düşünüyorum için için. Aslında “Ne yapmalıyız?” demem gerekiyor, çünkü her yerde, feodal bir şato gibi hep dışlayarak varlığını sürdüren kalabalığın bir parçası olduğumu anlıyorum. Duyarsızlığım ve güçsüzlüğüm beni utandırıyor.
Bir süre sonra Kezo görünüyor uzaktan. Sıcacık gülümsüyor. Gülümsüyorum. Hiç hakkım yokken gülümsüyorum. Bencil mutluluğumun utancıyla gülümsüyorum.
Neşeli kahkahalar yükseliyor kalabalıktan. Oysa, ciğerlerine dolan oksijenin yakıcı lezzetiyle ağlayan bebekler doğuyor imkansızlığın pençesinde. Birileri sarsıla sarsıla ağlıyor, intiharın eşiğine gelenlerin üzerinden kuş sürüleri geçiyor gökyüzünü çeke çeke. Aşka yenilmemek için sarhoş oluyor delikanlılar, genç kızlar yataklarına kıvrılıp usul usul gözyaşı döküyor. Ölüler kefenleniyor, koskoca bir hayattan geriye kalan bir avuç mutluluğu yumruklarıyla sıkarak, ağzına kadar dolan belediye otobüslerine kurgulanan hayaller sığmıyor. Deniz, kıyılara yanaşıp fısıldıyor binlerce yıldır batıklarda saklanan sırrı. Bir çocuk ağaçtan düşüyor ve rüzgar koşup uçuruyor annesinin başörtüsünü. Kuyruğuna teneke bağlı kedilerin acısını dillendiriyor kuşlar, simit satan bir çocuk küçük bir parkın ortasında kendini asıyor ve kirlerinden arınmamış eski bir çamaşıra bakar gibi bakıyor insanlar, annesinin karnında sıkılan bir bebek gün gelip de yenileceği hayatı tekmeliyor bütün gücüyle…
Gülümsüyoruz, yalnızca gülümsüyoruz…

MURATHAN ÇARBOĞA

Hiç yorum yok: