3 Kas 2007

BAĞLAMAYI SU KABAĞI SANMAK

“Osmanlı”dan bu yana içini tam anlamıyla dolduramadığımız bir sorun “Aydın” olgusu. Toplumu hayata süren çarkların sürgit tökezlemesinin en önemli nedenlerinden biri de budur sanırım. Ait olduğumuz toplum, hayata karşı tavır almasını bilen, sosyal, siyasal ve sanatsal bağlamda halktan yana fikirler üreten bir “Aydın” sınıfı oluşturamadı hala.

Saç, sakal ve bronzlaşmış ten teorileriyle ortalıkta salınıp, bol bol ahkam kesmek ne oranda doldurur bu kavramın içini ? Tel çerçeveli gözlüklerin arkasına sığınıp, ithal dizi film karakterlerinden rol çalarak viski yudumlamak hangi sosyal yaranın dermanı olabilir? Dünyayı kurtaran filozofların nutuk attığı kafelerde hangi felsefi teoriler can bulur da hayatla örtüşüverir hemen? “Entelektüel” kavramının “Entel”e evrilen eşiğinde bağlamayı su kabağı sanan, piyano ezgisi eşliğinde baklava yemenin çağdaşlığını savunan, siyasal söylemlerin dar kalıplarına sıkışan bir sürü insan birikmiş durumda.

Doksanlı yıllarda doğup gittikçe önüne geçilmez bir güç haline gelen görsel medyanın ürettiği seviyesizlik kıskacından bireyi çekip alabilecek aydın insanlara ihtiyacımız var. Düşünmeyen, sorgulamayan, yalnızca gözleriyle yaşayıp, gördükleriyle yetinen ve ışık hızıyla unutma becerisiyle donanmış tek tip insan modeli yaratılmaya çalışılıyor. Büyük şehirleri çevreleyen varoş halkaları her geçen gün daha da genişliyor. Dengesini yitiren sistem, yokluğun balçık kıvamındaki suyunu taşlamaya devam ediyor ve yeni halkalar oluşuyor dışlanmışlığın bozkırında. Nüfusun büyük çoğunluğu sınıf atlamış sonradan görmelerin hayatını anlatan dizi filmlerle avutuluyor. Ağalık kurumunu büyük şehirlere taşıyan karakterler, mafyanın uzuz Robin Hood mantığıyla ortalığı kasıp kavuran katil-kahramanlar ve Bodrum yazlıklarıyla İstanbul şirketleri arasında mekik dokuyan asilzadeler… Başka bir dünyaya ait yalandan kahramanlar, basmakalıp hayaller sunuyor ezilmişliğin acısına.

Liseden mezun olan gençlerin hiç de azımsanmayacak bir kısmı mafyaya terfi etmenin yollarını arıyor. Silahla adalet, kan ile iyilik aynı kefeye sığdırılmaya çalışılıyor. Racon kesme hevesiyle kimliğini yitirmiş gençler ortalıkta serseri bir mayın gibi dolaşıyor. Sınıf atlamak için karanlığı tercih ediyorlar, çünkü katil-kahramanların alkışlandığı bir toplumda yaşıyoruz. “Türkiye seninle gurur duyuyor !” şakşaklarının sağanağında katiller ve milleti soyup soğana çevirenler dolaşıyor. Ve bizler kaynana – gelin senaryolarının, fiyakalı otomobiller ve lüks evler dünyasının, absürt kliplerin eşliğinde söylenen ucuz şarkıların karşısında oturup büyülenmiş gibi televizyonu seyrediyoruz ve unutuyoruz, her şeyi unutuyoruz. Reddediyoruz gerçek hayatı, varlığımızı inkar ediyoruz.

Artık bu toplum, varoşların karanlığa yönelen çırpınışlarından, orta sınıfın sınıf atlama çabalarından ve çekik yürekli asilzadelerin uzak doğu felsefelerinden aklı başında insanlar kurtarıp bir aydın sınıfı oluşturmalı. “ Köy Enstitüleri”nin yaratmaya çalıştığı çağdaş, insancıl, halktan yana ve her türlü davranışı ve donanımıyla kitlelere örnek olabilecek bir aydın tipi hayata sunulmalı. Çoğu zaman düşünürüm, Köy Enstitüleri seksenli yıllara kadar devam etseydi, toplum olarak geldiğimiz seviye şimdi bulunduğumuz noktada olur muydu acaba? Mankenlerin bile çoksatar kitaplar yayınladığı düşünürsek kültürümüzün hangi mecralara terk edildiğini az çok kestirebiliriz.

Değerlerimize yabancılaşmadan çağdaşlığı özümsemek için düşünen, sorgulayan, üreten ve paylaşımı, dayanışmayı her zaman ön planda tutan bireyler yetiştirmeliyiz. “Şimdi”nin yozlaşmış gerçeğine umut bağlamak faydasız. Kaybedilmiş nesillerin olumsuz izlerini silmek için çağdaş bir gelecek hedeflenmeli. Geleceği kurtarmak adına aklı başında insanlar el ele vermeli artık. Doğru ve tutarlı eğitim politikaları, bilinçli öğretmenler ve ebeveynlerle “ Aydın” kavramının içini tam manasıyla doldurabilen bireyler kazanmak mümkün. Çocuklarımızı ve gençlerimizi, kirlenmiş ve yozlaşmış yüreklerimizden uzak tutmamız gerekiyor. Sorumluluk duygusunu kaybetmemiş, okuyan, sorgulayan insanlar sığındıkları izbe mekanlardan çıkmalı artık. Kafelerin, barların, kahvehanelerin, evlerin sağır duvarlarından sıyrılıp önümüze çıkan her çocuğa güzelliğe ve doğruya giden yolu anlatmalıyız. Dizi film karakterlerinden rol çalmadan bu toprakların insanı gibi konuşmalıyız onlarla. Gülümsemenin değerini anlatmalıyız bu toprakların çocuklarına, çünkü gülümseyen her çocuk güzel günlere inanır ve kirlenmemiş hayallerinin peşinde koşar biteviye…


MURATHAN ÇARBOĞA

Hiç yorum yok: