30 Oca 2018

KOCA YUNUS’UN DERGAHINA VARMAK*

Anadolu’da açan sarı bir çiçektir Yunus Emre,
                          Yaylaların bağrında burcu burcu salınır hâlâ.
                              
            Ey  Hakk’a  gönül  vermiş  erenler! Rivayet  odur  ki   Moğol’un  azdığı  devran, Koca  Yunus’un  dergah  kapısından  bir  eğri  odun  sokmadığı  zamandır. Türkmenlerin   yayla  yayla,  ova  ova  Anadolu’yu  yurt  eylediği  dönemdir. Türkistan’dan  ve  dahi  Yesi’den, Horasan’dan, Kaşgar’dan  mutasavvıfların  bir  aba,  bir  değnek  sökün  sökün  geldiği  zamandır.
            Ey  erenler; Anadolu, ucu  bucağı  görünmez  bir  bozkır  saklar  koynunda. Denizden  uzaklaştıkça  çakır  dikenine,  pıtrağa  ve  bodur  ota  keser  ortalık. Toprak  kar  bekler  damar  damar  çatlayarak. Kör  kuyular  ağızlarını  koca  koca  açarak  yağmur  ister. Çöle  düşmüş  bir  Mevlevi  gibi  yapayalnız  salınır  ağaçlar. Kimi  zaman , yalnızlığına  haykıran   bir  dev  ağzı  gibi  kendi  içine  çöker  toprak. Dibi  görünmez  kara  uçurumlar  açılır  bozkırın  ortasında.
            Rivayet  odur  ki  göğün  kararıp  bozkırın  üzerine  boylu  boyunca  yayıldığı, yağmurun   sebil  olduğu   bir  vakit, bıyıkları  yeni  terlemiş  bir  can  çamura  bata  çıka  ilerler  bozkırda. Babayiğittir, ıslak  destarının  altındaki  saçları  kısacık  kesilmiştir. Yağmur  aman  vermez, kararmış  göğün  altında  uçsuz  bir  mekana  dönüşür  bozkır. Arada  bir, aydınlığıyla  göğü  bıçak  gibi  kesen  şimşekler  çakar. Ejderha  dili  yıldırımlar  yalar  toprağı. Sonsuzluk  hissi  veren  serabıyla  iyiden  iyiye  heybetlenir   manzara. Börtü  böceği, kurdu  kuşu  inlerine  çekilir, amma  durup  durup  uzakları  dinleyen  ve  boşluğu  uzun  uzun  koklayan  bir  pars  ilerler  bu  canın  peşi  sıra.  
Şimşek  çaktıkça  tez  canlı  bir  yalım  mekana hücum  eder    ve  Hasan  görünür  bu  uçsuzluğun  ortasında. Elinde  değneği, sırtında  omuzlarından  geçip  beline  dolanan  bir  sicimle  sabitlenmiş  keçeden  bir  büyücek  torba...  Hasan’ın  yükü  ağır, Hasan’ın  yükü  inler  usul  usul.  Hasan  “Ya  Allah!” deyip  yekindikçe  ve  gök  gümbürdeyip,  yağmur  şarıldadıkça  duyulmaz  olur  keçede  inleyen  ses:
-          Ağam  be! Ağam, bir  dur  hele.
            Hasan  duymaz  ilkin, saldırır  çamura. Sonra  kımıldanır  sırtındaki  yük. Kafasını  geri  doğru  yatırıp :
            -Söyle  yiğidim,  der  Hasan. Acıktın  mı? Az  sabret  hele, aha  da  şu  gün  yönündeki  kayalıklara  bir  varalım, ateş  yakar  dinleniriz  biraz.
            Ufka  doğru  ıssızlığı  süpüren  bozkırın  orta  yerinde  toparlanan  kayalar, soluklanmak  için  çökmüş  de  kim  bilir  hangi  günahın  ağırlığıyla  taşa  kesmiş  bir  yolcu  kafilesidir  sanki.  Rüzgarın  ve  suyun   hışmıyla  bilenmiş  yüzeylerine ,  yazın  peydah  olan  anaforların  savurduğu  kumlar  kadim  acıları  nakış  nakış  işlemiştir.  En  büyük  kayanın  karnı  oyulmuş,  küçük  bir  mağaraya  dönüşmüştür  açılan  boşluk.  Onmaz  bir  yara  işlemiştir  sanki   etine  ve  donup  kalmıştır  iki  büklüm.
            Rivayet  odur  ki   Hasan,  kayanın  karnına  girip  de  sırtındaki  torbayı  indirmiş  ve  aralamıştır  keçenin  ağzını. Baygın  gözlerini  yarı  aralayan  bir  çocuk  vardır  torbanın  içinde. Ateşler  içinde  yanar  eti, bir  yandan  üşür  titreyi  titreyi.  Zayıftır, kaşık  kadar  kalmıştır  yüzü. Yaşından  çok  daha  küçük  görünür.
           -Ağam,  dayanacak  gücüm  kalmadı  gayrı  der  çocuk, alnındaki  terler  boncuklanır.
Hasan  kucağına  alıp  salınır  bir  o yan  bir  bu  yan:
-          Az  kaldı  Mustafa’m, der. Bir  yandan  su  içirir  çocuğa  yudum  yudum.
Keçenin  dibindeki  kavı  bulup  ateş  yakar  Hasan. Üstündekileri  çıkarıp  kurutur, çocuk  derin  bir  uykuda  inlemektedir.  Nicedir  erim  erim  erimektedir  Mustafa. Ne  yaptılarsa  faydasız. Ne  koca  ninelerin  kaynattığı  kökler  fayda  etmiştir  ne  de  şifalı  sular. Ölümün  gölgesi  düşmüştür  çocuğun  yüzüne. Tek  çare  kalmıştır:  Koca  Yunus’un  huzuruna  çıkmak… 
Rivayet  odur  ki  ölümün  kokusunu  alan  pars  peşleri  sıra  ilerler  sinsi  sinsi. Fırsat  kollar, yaklaşmaz  fazla.  Babayiğit  Hasan’ın  kalbinde  gümleyen   inancı  hisseder  çünkü,  sevgiye  kesmiş  insanoğlunun  sevdiğini  korumak  için  bir  canavara  dönüştüğünü  bilir. Parsın  ustalığı  sabrıdır.  Yakılan  ateşin  alazını  hisseder  fersah  fersah  öteden. Huzursuzlanır, karanlığa  değer  değmez  yanıp  tutuşan  bir  öfke  çakar  gözlerinde. Mustafa’dan  bir  nefeslik  ömrü  olan  kelebekler  gibi  uçuşur   hayat. Zaman  döndükçe, güneş  doğup  gün  battıkça  azar  azar  eksilir  çocuk. Havayı  uzun  uzun  koklar  pars.
Hasan  suya  buladığı  yufkayı  yedirmeye  çalışır  çocuğa, amma  çocuğun  ağzında  büyür  her  şey, boğazından  geçmez  bir  türlü  lokma.
-Ağam, der  Mustafa, bana  Yunus  Ağa’yı  anlat.
Hasan  kardeşinin  yüzünü  okşayarak  anlatır:
-Derler  ki  Koca  Yunus’un  dergahına  varanlar  ve  de  el  öpüp  kutlu  toprağa  yüz  sürenlere  ne  mutlu! Her  bir  derde  derman   bulur  o  mübarek. Onun  güzel  sesinden  ilahi  dinleyenler   kendinden   geçer.
-Ağam, der  Mustafa, sen  gördün  mü  Koca  Yunus’u?
-Görmedim,  amma  şu   Rumeli’de,  şu  ucu  bucağı  olmayan  diyarda  her  bir  kimse  bilir  Yunus  Emre’yi. Dervişler  dolanır  ağlayu  ağlayu,  dervişler  söyler  Koca  Yunus’un  ilahilerini.  Diyar  diyar  dolanıp da  anlatırlar , dergahının  şifalı  suyundan  içip de  derman  bulan  nice  yiğitleri.
-Ağam, diye  mırıldanır  çocuk, ağam  benim  derdim  ne  ki? Böyle  kesilir  elim  ayağım, dizlerimde  derman  kalmaz.
- Allah  büyük,  her   derdin  bir  dermanı  vardır  elbet, diye  oturduğu  yerde  salınır  Hasan.
- Sen  sabret  hele, bir  varalım  şu  dergaha.
Gök  kara  bir  heyula  gibi  iner  bozkıra. Yağmur  dökülür  biteviye  ve  yıldırımlar  dolanır  durur , bir  kara  kuru  ağaç  arar  ateşini  kusacak. Mustafa  irkilir  uykusunda  gök  gürledikçe. Hasan  sarılır  kardeşine. Sıcaklığından  sıcaklık  katmak  için, canından  can.  Anası,  babası  kıran  zamanı  göçüp  gitmiştir. Bir  bu  garibim  kalmıştır  geriye. Hasan’ın  can  diyeceği  bir  Mustafa  kalmıştır.
Rivayet  odur  ki  şimşekler  çakıp  da  ortalık  ağardıkça  saklandığı  duldadan  başını  kaldırıp  uzaklara  bakar  pars. Gözlerinde  kıvılcımlanan  heves   açlıktan  öte, binlerce  yıllık  bir  davanın   hesabıdır. Adem  oğlunun  acımasızlığı  üzerine  çatılmış  bir  davadır  bu.
Gün  döner  dönmesine  de  kara  bulutları  aşmaya  yetmez  güneşin  nefesi. Mecalsiz  bir  aydınlık  düşer  toprağa. Mustafa’yı  sırtına  alıp  yola  düşer  yine  Hasan. Yürür  yürür,  hükmü  azalır  sağanağın,  amma  dinmez  yağmur. Mustafa  torbanın  içinde  inler:
-Konuş  ağam, der, konuş  korkuyorum.
            Hasan  bir  yandan  yürür,  bir  yandan  soluk  soluğa  kıssalar  anlatır. Yöre  yöre  dolaşan  meddahlardan  duyduğu   ibreti-i alem  hikayelerdir  bunlar. Mutlu  masallar  anlatacak  kadar  gün  görmemiştir  daha.
            Zulmü  marifet  bellemiş  bir  hükümdarın  hikayesini  anlatır  kardeşine. Halkını  inim  inim  inleten  bu  hükümdar  kibri  karşısında  secde  etmeyen  bir  delikanlıyı  dar  ağacına  gönderir. İdam  günü  halkın  çevrelediği  bir  alanda  yağlı  urgan  boynuna  geçirilir  delikanlının. Cellat  son  hamleyi  yapmadan  önce  delikanlı  hükümdarın  gözlerinin  içine  bakar  ve  haykırır:
            “Senin  saltanatın  toprağın  altına  girinceye  kadar! Sen de  toprak  olacaksın  ve  benden  bir  farkın  olmayacak. Mezarına  tükürecekler  ey  zalim, benim  mezarıma  güller  getirecekler!”
            Hükümdar  öfkelenir  ve  delikanlı  küçük , ıssız  bir  adaya  defnedilir. Adaya  kimsenin  yaklaşmasına  izin  verilmez.  Gün  gelir , devran  döner  ve ölür  zalim. Halk  beddualarla  yürür  arkasında. Ahını  aldığı  her  bir  gariban  mezarına  tükürür. Issız  bir  adada  sonsuz  uykusunu  uyuyan  gencin  mezarında  ise  güller  biter  kendiliğinden. Bahar  gibi  kokar  ortalık, kuşlar, kelebekler  uçuşur. Toprağın  altında  da  olsa  adalet  yerini  bulur.
                                                        ********
            Rivayet  odur  ki   bağdaş  kurmuş  gibi  heybetle  bozkırı  bekleyen  büyük  bir  kayanın  ardından  karalar  içinde  eli  palalı, sırtı  oklu  bir  haydut  çıkar  karşılarına.  Palasını  boşlukta  savurup  neyi var neyi  yoksa  ister  Hasan’dan. Hasan  yekinir  elindeki  sopayla, sonra  duralar.  Mustafa’ya  bir  kötülük  gelmesinden  korkar.
            “Keçenin  içinde  ne  var!?”  diye  gürler  kara  suratlı, kara  giyimli  haydut.
Hasan  yalan  dolan  bilmez. Daha  bebeyken  atası  öğretmiştir  ona  dürüst  olmayı  ve  ölse  de  yalandan  yana  olmamayı.
“Kardeşim  var  “der  “Kardeşim  hasta.”
Keçeyi  indirip  ucunu  aralar  ve  yavaş  yavaş  yüzünden  hayat  çekilen  Mustafa’yı  gösterir.
“Çulsuz  yola  çıkılmaz. Ya  paranı  ver  ya  canını!”  diye  böğürür  haydut.
Hasan  yalan  dolan  bilmez,  göyneğinin  sol  tarafını  çekip  yırtar  ve  gizli  cebinden  çıkardığı  altın  sikkeyi  adama  fırlatır. Sikkeyi  almak  için  çamurun  içinde  debelenir  haydut  ve  toparlanıp  “Daha  başka  var mı?”  diyecekken  Hasan’ın  gözlerini  görür. Hasan’ın  gözlerinde  öfke  kıvılcımlanır,  yüzüne   susuz  bir  arslan  gelip  yerleşir.  Haydut  gerisin   geri  kaçıp  kayanın  ardında  kaybolur. 
                                                             ********
Ey  erenler,  parsın  ustalığı  sabrıdır. Hasan’la  Mustafa  bozkırın  ıssızlığında  yürürler  günler  boyu.  Rumeli’deki  her  çocuk  da sabrın  genlere  işleyen  hüneriyle  doğar.
Rivayet  odur  ki   kara  bulutların  toparlanıp  geceye  karıştığı, yağmurun  dinip   toprağın  buram  buram  koktuğu  ve  dahi  yıldızların  semaya  ipil  ipil  dağıldığı,  börtü  böceğin  yuvalarından  çıkıp  gece  kuşlarının   uzun  uzun  öterek  sabahı  beklediği  bir  vakit,  Hasan’ın  kucağında  son  nefesini  verir  Mustafa.
Hasan  gözlerini  koca  koca  açıp  titreyerek  sarsar  çocuğu. Ağlar, uğunur, göğsüne  basar  kardeşini  ve  öyle  bir  ağıt  tutturur ,  öyle  bir  feryad  eder  ki  fersah  fersah  öteden  ölümün  muştusunu  alır  pars.
Sabah  olup  da  gün   boylu  boyunca  düşünce  bozkıra; güneş  ağacın, kuşun, toprağın  etine  sıcacık  işleyince  ve  üveylikler  göğün  maviliğine  karışınca,  Hasan  ağlamaktan  şişmiş  gözleri  ve  kısılmış  sesiyle  ve  dahi  dermansız  dizleriyle  ağlayu  ağlayu  yola  düşer.
Bozkırın  uzayıp  uzayıp  da  dar  bir  geçitte  sonlandığı  bir  vakit,  kana  susamış  bir  öfkeyle  Hasan’ın  karşısına  çıkar  pars. Dişlerinin  arasında  kanlı  bir  sikke  vardır. Hasan’ın  hayduta  verdiği  sikkedir  bu. Hırıldaya  hırıldaya  yere  atar  sikkeyi. Kıvılcımlı  gözleriyle  dik  dik  bakar. Torbasında  cansız  yatan  Mustafa’yı  ister, bilir  Hasan  bunu.  Değneğini  kaldırıp  ilerler  parsa  doğru. Parsın  ustalığı  sabrıdır. Bekler  hayvan. Salyaları  damlar  toprağa, gözleri  alevlenir. Hasan:
-Ya  Allah! Deyu  elindeki  değnekle  koşturur  parsın  üzerine.

             Rivayet  odur  ki   Hasan’ın  koşup  da  parsın  saldırmak  için  anı  beklediği  vakit,  Anadolu dile  gelir  gümbür  gümbür. Yer  sallanıp  da  geçitin  her  bir  kenarındaki  kayalar  takır  takır  yerlerinden  oynar. Toprağın  altından, yerin  yedi  kat  dibinden  bir  homurtu  yükselir  semaya  doğru. Kuşlar  göğe  kanat  çırpar  çığlık  çığlığa. Cümle  hayvan  böğürür  acı  acı. Ayaklarının  altından  zemin  kayar  ve  düşer  Hasan.  Pars  kımıldamaya  fırsat  bulamaz  ve  kayalar  yığılır  üstüne.
            Davudi  bir  homurtuyla  sallanan  mekanın  öfkesi  diner  yavaş  yavaş. Can  derdiyle  yuvalarından  fırlayan  yılanlar  ve  de  böcekler  dolanı  dolanı  sakinleşir.  Havaya  demir  tozları  serpilmişçesine  gökyüzünde  bir  toparlanıp  bir  dağılan  kuşlar  ürke  ürke  geri  döner  tüneklerine.
            Hasan, Mustafa’sını  kucağına  almış  salınmaktadır. Başını  kaldırıp  semaya  bakar  derken, ellerini  açıp  şükreder  Mevla’ya. Sonra  kayaların  üzerinden  düşe  kalka  ilerler  geçitte.
            Kırılan  bir  dalın, kanadı  kırılan  bir  kuşun  bile  ahı  kalmaz  yerde. Gün  gelir, devran  döner, hak  yerini  bulur. Ezelden  beri  dönüp  duran  ilahi  düzen  hiçbir  hesabı  yarım  bırakmaz.  Kötülük  kötülüğü  bulur,  iyilik  iyiliğe  yoldaş  olur. Hakk’ın  adaleti  şaşmaz  hiç. Hasan’ın anasından, babasından  ve  dahi  atasından  kalma  bir  tek  sikkeye  el  koyan haydut, parsın  gazabından  kaçamamıştır. Mustafa’nın  kuş  kadar  vücuduna  niyetlenen  pars,  dile  gelen  dağın  taşın  hışmına  uğramıştır. Boyun  büken  bir  sap  gelinciğin, anasız  bırakılan  el  kadar  bir  ceylanın  bile  ahı  kalmaz  yerde. Gün  gelir, devran  döner , hak  yerini  bulur.
            Rivayet  odur  ki   Hasan  bozkırı  ardında  bırakıp  geçitten   geçer  geçmez  birden  bir  renk  cümbüşü  sarar  ortalığı. Yemişlerinin  bereketinden  dalları  sarkan  ağaçlar  vardır  orada. Yemyeşil  otlaklarda  rüzgarla  yarışan  yılkı  atları  koşturmaktadır,  rengarenk  kuşlar  uçuşmaktadır  gökte; gümüş  sırtlı  balıkların  çırpındığı  bir  ırmak  akmaktadır  salını  salını.
Hasan;  çiçeklere  dokuna  dokuna, türlü  kokulara, rayihalara  bulana  bulana  ilerler . Bir  yandan  da  ağlar  Mustafa  için. Eğilip  billur  sulardan  bir  yudum   içmez, dallardan  sarkan  yemişlerden  bir  tanecik  yemez. Çeşit  çeşit  hayvan  yanaşıp  yürür  yanı  sıra. Sincaplar, tavşanlar  koşturur. Kuşlar  uçuşur  yanı  başında. Önü   sıra  bir  ceylan  belirir  derken. Bakıp  bakıp  ilerler  Hasan’ın  az  ötesinde.
Rivayet  odur  ki   ceylan  seke  seke  gider  de  çiçeğe  kesmiş  bir  hanın  önünde  durur. Güllerle  bezeli  hanın  bahçesinde  bir  yiğit   belirir. Sakallarına  yeni  kır  düşmüştür  ve  de  gözleri  ağlayu  ağlayu  bakar. Koşup   sarılır  Hasan’a. “Hoş  geldiniz”  der. Delikanlı’nın  yüzünü,  gözünü  sıvazlar. Hasan  davranıp  öper  elini. Sonra  o  sızılı  yiğit,  Mustafa’yı  alır  Hasan’ın  sırtından; çocuğu   kucaklar, salınır  ilahi  deyu  deyu.
Hasan:
-Ağam! Der,  Yunus  Ağa’m, dergahına  geldik, gayrı  bırakma  bizi!

                                                                  SON-
                                     Murathan ÇARBOĞA


*2.Tuzla Ulusal Hikaye Yarışması Birincilik Ödülü (2017)




14 Ara 2017

DÜŞLERİN PEŞİNDEN GİTMEK*

Annem sabaha karşı öldü.
            Deli Nevriye, çıplak ve çatlak ayaklarıyla mahallenin tozlu yollarına çıkmamıştı daha. Gün düşmemişti. Nevriye, gökten boşalan ışığın dehşetiyle bağırmamış, uğunmamıştı. Ahalinin çalar saatiydi o. Kentin kıyısında, biçimsiz, çirkin bir ağacın etrafını paslı bir kadran gibi dolanan tenekeden mahallede hiç çalar saat yoktu.
            Çirkin ağacın altında bir çeşme vardı. Tüm ahali günün belli saatlerinde tavaf ederdi bu küçük meydanı. Nevriye, deli bir inatla teneke evler arasında dolaşırdı akşama kadar. Yamalı şalvarı, eprimiş göynegi ve güneşten solmuş başörtüsüyle dolana dolana neyi arardı kim bilir? Mahalleli bıkıp usanmadan, yağlı, tatsız bir su akıtan çeşmenin etrafında dönenip dururdu. Su taşımaktan bıkan çocuklar Deli Nevriye’nin peşine düşer, onu kızdırırdı. Sinirlenen Nevriye anlaşılmaz bir dilde ilençler savurur ve çocukları taşlardı. Korkan afacanlar çil yavrusu gibi dağılırdı hemen ve Nevriye teneke dünyasındaki sürgününe geri dönerdi. Bir saniye telaşıyla dolanarak geçip giden zamana yetişmeye çalışırdı belki de.
            Biçimsiz ağacın üzerinde daha önce hiç görmediğim garip kuşlar olurdu. Bir inip bir kalkar, çirkin sesleriyle bağırıp dururlardı. Aslında bir baobap ağacıydı o. Küçük Prens’te geçen bir ağaçtı baobap ve ben onu  tenekeden dünyamızda bulmuştum. Babamın deyişiyle okulda zehirlenmiş, okuma tutkusuna kapılmıştım.
            Uzakta, devasa bir dişli gibi dönüp dururdu kent. Çevresine sıralanmış küçük ve paslı dişliler her şeyi bünyesine katıp un ufak eden bu ritme ayak uydurmaya çalışırdı.
            Teneke mahallemiz de tökezleyen bir ritimle hayatın peşinde  koştururdu.
 Annem sabaha karşı öldü.
            Babam sarhoştu yine. Eski, ahşap bir saatin ayarı kaçmış sarkacı gibiydi. Biteviye her iki yana sallanan bedeni doğru zamanı hiç tutturamazdı. Mahallede Nevriye’nin haykırışlarıyla uyanmayan tek kişiydi o. Sızıp kalırdı bir köşede. Gençliğine ve umudunun yeşerttiği güzel günlere güvenmiş, bin türlü iş kurup hepsini batırmış bir adamdı. Zamanla paslanmış, işlemez olmuştu kalbinde tıkırdayan umudun dişlileri. En sonunda bu tenekeden sefalete savrulmuştu. Annem hep inanmıştı ona. Hiç yanından ayrılmamış; küçük, pırıl pırıl bir İsviçre saati güzelliğiyle kocasının yanı başında hep zamanı kollamış ve güzel günlere olan inancını yitirmemişti.
            Şimdi, siyah- beyaz bir fotoğraftan bakıyor geçip giden zamana. Yazmasının altından taşıyor gür saçları. Kocaman gözleri, bir nokta kadar küçük ağzıyla belli belirsiz gülümsüyor. Umut donup kalmış güzel bakışlarında. Zarif bir kutuya yerleştirilip evin en güzel köşesine kaldırılan pırıl pırıl bir İsviçre saati gibi kalbimde yaşıyor hatırası hâlâ.
            Annem sabaha karşı öldü.
            Komşumuz, can dostumuz Derviş Amca koşup gelmişti hemen. Takılmış saat gibi kekeleyip durmuştu yine. Bana sarılmış, ağlamıştı. Göğsünde çırpınan kalbi bir saniyenin ilerleyişi gibi çabuk ve acemi bir ritim tutturmuştu. Şişe dibi gözlüklerinin arkasında hep geçen zamanı sayan, hep bir felaket beklentisi içinde kekeleyip duran bir çomakçıydı o.
            Ellerine eğri büğrü birer çubuk alır, tarlalar, bahçeler boyunca yürür dururdu. Onlarca metre toprağın altında serin bir rayihaya dönüşen suyun sesini işitir, kokusunu duyumsardı. Ellerinde toprağa paralel tuttuğu çubuklar, göğü tarayan antenler gibi dönüp durur, sonra bir noktada çaprazlanıp hareketsiz kalırdı. Derviş Amca, toprağı topuğuyla  işaretler ve “Vurun sondajı!” derdi. Yanıldığı hiç görülmemişti. Gösterdiği noktadan kol kalınlığında buz gibi su fışkırırdı. Zamanla değişen teknolojiye o da ayak uydurmuş ve tahta çubuklarını bakır çubuklarla değiştirmişti.

            Mahallenin çeşmesinden akan acı suyu beğenmez, fakat yeni bir sondaj için kimseyi ikna edemezdi. Yoksulluğu, acıyı, zahmeti bir kader bellemişti teneke mahallenin insanı. Yeni bir çeşmeden gürül gürül buz gibi bir su akar akmaz büyü bozulacak, baobap kamburlarını düzelterek birden çiçekli bir ağaca dönüşecekti sanki. Teneke evler, paslanmış bellerini tuta tuta doğrulacak, delik çinkolar aniden kiremitlerle kaplanacak, her bir yan türlü renklerle çiçeklenecek, paslı mahalle çelik gibi ışıyacaktı. Çamurlu sokaklar taşlarla döşenecekti sonra, çocuklar sümüklü burunlarını çeke çeke gıcır gıcır esvaplara  bürünecek, Nevriye bile delilikten vazgeçip gelin gibi süslenecekti. Ahali; bu pırıl pırıl manzarayı görünce afallayacak, mutfakta ne yemek yapacağını şaşıracak, evler güzelleştiği için vereceği kirayı düşünecek, süslenen çocukların yoksulluğa isyanına şahit olacaktı. Derken, kabarmış bir iştahla vergi memurları hücum edecekti tenekeden bu rüyaya.
            Her gün içtikleri acı su onların kaderiydi. Paslı ve küçük dünyalarında gözlerden uzak yaşamak ve küçük sorunlarla didinmek niyetindeydiler. Çocukluklarından beri böyle görmüşlerdi çünkü. Sınırlarını aştıkları an, uzakta dönüp duran devasa dişli onları yutuverirdi.
            Annem sabaha karşı öldü.
            Çıplak, ağaçsız kentin damlarından güvercinler sıvandı göğe. Gece bekçileri, ağızlarında unuttukları cigaraların külünü döke döke mahalleye geri döndü. Temizlikçi kadınlar yazmalarını yolda düzelterek kente doğru koşturdu. Annemin hayali de yürüdü yanlarında. Görmediler. Ben yine baktım ardından. Bir daha hiç göremeyeceğimi bilmenin dehşetiyle baktım.
 Zembereği boşanıp da etrafa dağılmış devasa bir gecekondu mahallesinden ibaretti kent. Sokaklar birbirine dolanan tozlu bir karmaşaydı. Ucube apartmanlarının arasında kaybolmuş parkları, çocuk öksürüklerinden çatılmış bir avuçluk boşluktan ibaretti. Kornaların öfkesiyle asfaltı yarılmış caddeleri kalabalık ve kirliydi. Bir tek güvercinler kalmıştı hayattan geriye. Kirli sakalları atletlerine dökülen, ağızlarına yapışmış  cigaraları okkalı bir küfür gibi taşıyan adamların tutsağıydı güvercinler. Damlarda sabahtan akşama kadar bağırır, ellerindeki sopaları çinko çatılara vura vura gökyüzüne küfrederlerdi. Güvercinler, tıpkı teneke mahallenin insanları gibi kötü kaderlerini gerçeğin ta kendisi zannederek pis ve izmarit kokulu damlara geri dönerdi. Oysa uçsuz bir gök karşılardı her kanat çırpışlarında onları.
Ağaçlar yoktu, kumrular, serçeler, Arap bülbülleri yoktu. Sonsuz bir bozkırın ortasına atılmış paslı bir hurda yığınıydı kent. Bağlar, bahçeler korkunç bir hızla uzaklara çekilmişti.
Annem sabaha karşı öldü.
Uzaklarda demlenen bahçeler savruldu o an. Güvercinler havalandı kentin karanlığından. Kara dişleriyle cigaralarını somuran adamlar, çinkolara vurdu öfkeyle. Bu kez göğe sevdalandı güvercinler. Dönmediler. Teneke mahallenin çeşmesi öksüre öksüre çamurlu bir su akıtmaya başladı. Çok geçmedi, Nevriye kayboldu ortadan. İlk kez, yarılan göğe, ışığa kesen sabaha dehşetle bakmadı belki de. Güneşe, aydınlığa yürüdü. Nice sonra, babamın kalbinde tıkırdayan yaşamak ağrısı duruverdi bir gün. Dişliler paslandı, yas ile bir o yana bir bu yana uğunan sarkaç yığıldı.
Kent, hurdalardan çatılmış bir dev misali büyüdükçe büyüdü ve etrafında dönenen paslı gecekonduları yuttu. Derviş Amca, bakır çomaklarıyla kentin caddelerinde, sokaklarında su arar oldu. Su hayattı. Buz gibi suları hayat veren çeşmeler açmayı düşledi. Çocuklar peşine takıldı. Güldüler, alay edip ceketinin eteğine  yapıştılar. Çomakları alıp kaçmak için bin bir türlü oyun ettiler. Derviş Amca büyülenmiş gibi dolaşıp durdu insanların, arabaların arasında. Yüzüne örümcek gibi yapışan şişe dibi gözlükleri hep buğuluydu. Bir tek güvercinler anladı onu. Taklalar atarak göğü çeke çeke onu izlediler. Kanat şakırtılarından ibaret bir bulut gibi yaşlı çomakçının üzerinde uçtular hep. Baharı arayan bir baobap ağacı sandılar onu. Çomaklara konacakları anı beklediler. Damlardaki adamlar daha da öfkelendi. Kirli atletlerini sallayıp, sopalarıyla özgürlüğü tehdit ettiler.
Yoksul mahalleleri yuta yuta paslanan kenti ardımda bıraktım yıllar sonra. Nevriye’nin sürgününü devraldım. Elimde siyah-beyaz filmlerden aşırılmış eski bir bavul, sırtımda yeni yetme bir çantayla dolaştım tüm ülkeyi. Anadolu’nun bağrına yapışmış hayatsız kentlerde dönenip durdum. Bavuluma dizdiğim gıcır gıcır kol saatlerini pazarlıyordum. Tek gelirim buydu. Salaş lokantalarda karnımı doyurup, merdivenaltı meyhanelerde unutuşun sırrını arıyordum. Üçüncü sınıf otellerin bakımsız odalarıydı evim.
Annesini erken kaybetmiş her çocuk biteviye huzurun ve mutluluğun peşinde koşturur. Şimdi Nevriye’yi daha iyi anlıyorum. O da anasız büyümüş bir çocuktu. Kirli saçlarını okşayacak imkansız bir düşün peşindeydi belki de.
Hayatsız kentlerin ötesinde mutluluğun kök salıp yeşereceği bir mekan vardı elbet. Baobap ağacı çoktan yitip gitmişti. Küçük Prens’i okuduğum günlerden geriye bir tek, kalbimin fanusunda soluk alıp veren bir gül kalmıştı. Umudumdu o. Güzel günlere olan inancımdı. Elbet onu toprağa emanet edeceğim bir kent vardı bir yerlerde. Ağacın, toprağın özgür olduğu, üflesen yıkılacak evler yerine çelik gibi sağlam binaların yükseldiği, çocukların uçsuz parklarda kahkahalarla koşturduğu bir kent. Çocuk kalplerinin bile pas tuttuğu teneke mahallelerin olmadığı bir kent.
Annem sabaha karşı öldü.
Takılıp kalmış bir yelkovan gibi tekleyip durdum hep. Akrep akıp gitmişti oysa. Yetişmenin imkanı yoktu.

                                                 MURATHAN ÇARBOĞA

*TUCSA 25. Yıl Öykü Yarışması Birincilik Ödülü
Mühür; Kasım-Aralık 2017












21 Haz 2017

KONUŞ HAYATI ŞAİR


                                                              “Taş  ölünceye  dek
                                                                kimse  ölmeyecek”
                                                                              MELİH  CEVDET  ANDAY
                                                                                   (Sona  Erdi  Her  Şey)




işte  yaz,  döndün  yine  anne  evine, uğultular
içinde,  tedirgin  ve  ezik. oğlunun  yanında
yürüyen  ürkek  çocuk  neden  susuyor? elinden
tutan  hayâl, hangi  ânın  rahminde  hapsolan  keder?

eşikte  bekleyen  küçük  kız  usulca  gülümsüyor,
dönüp  sokağa  bakıyorsun, babanın  yokluğuna.
ah, özlemle  beklemeyi  öğrettin  nihayet  çocuklarına,
düşlerin  imkansız  madenini  ve  erdemini  aldanmanın.

annenin  göğe  açılan  elleri  miydi  huzur? sabahla
dirilmenin  sevinci  ve  kıpırtısı  sabırsız  kitapların.
anladın, sonu  yok  hiçbir  zaman  evrensel  yalnızlığın.

şiirin, yaşlı  bir  kedi  gibi  dolaşsın  bacaklarına,
imgeler  dökülsün  ardına  birer  birer,  ne  çıkar?
konuş  hayatı  şair, sesinde  ölümsüz  bir  dünya  var.

                                            Murathan ÇARBOĞA

HAYATA MANİFESTO-2007