10 May 2018

KAMBUR


“bana  gelince, unutma: uyanıp da ağlıyorsam,
                                                          uyurken  kaybolmuş  bir  çocuk  olduğumdandır  bu”                                 
                                                   Pablo  NERUDA               
                                         
            Yaşlanıyorsun. Önceden ne kadar kızsam da sana, duymazdan gelirdin. Şimdi sızlıyor her bir yanın. Yağmur yağdığı zaman sevinirdin için için, hissederdim bunu. Gevşerdin usul usul. Bilirdin, çünkü yağmurda dışarıya çıkmaz eve kapanırdım. Odama çekilir, susar susardım. Küfretmezdim sana, kızmazdım bir süre. Şimdi her yağmur yağdığında ince bir sancı saplanıyor etine. Soğuk kemiğine işliyor. Sıkı giyineyim istiyorsun, battaniyelere sarayım seni; ama bilirsin ne gavur olduğumu. İnadına sarıp sarmalamıyorum seni. Odama kapanıyor, soğuk kış gününde bile incecik giyiniyorum.
            Hatırlar mısın? Çocukken ne çok konuşurdum seninle. Hayallerim vardı o zamanlar. Umut tıkır tıkır işlerdi kalbimde. Zamana ne çok güvenirdim. Gün gelecek her şey düzeliverecekti sanki. Her üzüntünün, her acının bir sonu vardı elbet… Oysa hayat acımasızdı. Bilmiyordum. Çocuktum.
Konuşurdum, konuşurdum saatlerce. Sen, ahraz bir arkadaş gibi dinlerdin beni. Yalnızdım be! Bir çocuğun yalnızlığı korkunçtur. Kendi içine kapanır acıdan uğunan insan. Her gün sırtıma çöreklenmiş bir dünya yükle dönerdim eve. İnsanların bakışları saldırırdı üzerime leş kargaları gibi. Yüzlerinde merhametle  tiksinti arası mimikler… Acımasızlığı, yasak bir meyve gibi keşfetmiş çocuklar alay ederlerdi benimle. Peşime düşer , kahkahalarla gülerdi hepsi.



Yıkıldığımı en çok nasıl anlardım bilir misin? Anacığımın gözleri buğu buğu olurdu bana bakınca. Bir  bakar, şıp diye anlardı acımı. Gözlerinden bir şeyler çekilirdi o an. Bakışlarının ipil ipil ışığı sönerdi. Acıdan ne yapacağını bilemeyen bir ananın gözleriyle bakardı bana. Sarılırdı, öperdi; ama benim sıkıntım daha da katlanırdı. Sen de bunalırdın; taş kesilir, ağırlaşırdın iyice.
Bir kez ses etmedin bana. Bir nefret etmedin, hiç kızmadın. Sever miydin beni? Bilmem. Sevmezdin belki, ama bana acırdın. Ne zaman kızsam sana, sızlamaz; kıpırtısız, yokmuş gibi dururdun öyle.
Karmaşık bir hikayemiz var aslında seninle. Hasmımsın çoğu zaman. İkizimsin,  arkadaşımsın. Doğduğumdan beri sırtımda semirip duruyorsun. Böyle kavruk kalışım senin yüzünden belki de.  Bunca yükü yıllarca sırtında taşısa Atlas’ın bile beli bükülür. Koca bir dünyayı taşımış ya Atlas. Dünya ne ki! Ben, gün geçtikçe devasa bir yüke dönüşen acılarımı taşıyorum sırtımda. Anamın gözyaşlarını taşıyorum. Babamın, şöyle tuttuğunu koparan dağ gibi bir oğula sahip olamamasının ezikliğini taşıyorum. “Cık cık cık; vah vah vah!” diye diye gözlerini kısarak bakan insanların merakını taşıyorum sırtımda. Küfürleri taşıyorum, alayları ve tuzla buz olan hayalleri taşıyorum. Ben üzüldükçe daha da ağırlaşan, çıldıran, kuduran, uğunan  bir yük var sırtımda.
Bebekliğimden bu yana sırtıma sürülen kocakarı ilaçları fayda etmedi sana. Okunmuş sular; dualar eşliğinde ısıtılıp sırtımı dağlayan sabunlar bir işe yaramadı. Köylük yerde, insanın  karşısına bir mucize gibi çıkan yeniyetme doktorlar ne yapsın? Seninle bir türlü ayrılamadı yolumuz.
Keyfine de düşkünsündür bilirim. Şöyle güneşe doğru oturup demli, güzel bir çay içtik mi kıpır kıpır mutlu olursun. Bir de kol kola, güle oynaya, bir bahar muştusu gibi kızlar geçerse yoldan, keyfine diyecek yok. Hele o saçları lüle lüle olan yok mu? Hani her sabah bej renkli bir pardösü içinde rüzgar gibi geçen kız. Yüzüne yapışmış  inatçı bir tebessümle yola bakarak ilerler hani. Başındaki  ponponlu berenin altından yanaklarına doğru lüle lüle saçları uzanır.



Pencereden bakar bakar hayaller kurarsın. Senin işin hülyalara dalmak nasıl olsa. Hamal olan benim. İnatçı bir alışkanlıkla biriktirdiğin imkansız düşleri taşırım hep. Olmayacak dualara amin demezsin bilirim, yine de düş kurmaktan kendini alamazsın. Sen ve ben… Kızın yarısına geliriz be! Hem benim için hava hoş. Sorun sensin. Kız seni görünce ne hale gelir kim bilir?
Öfkelenir, sancılanırsın derken. Olsun be! demek istersin aslında. Hayal kurmak da yasak değil ya. Varsın bizden haberi olmasın lüle saçlı kızın. Bir bahar rüzgarı gibi geçsin önümüzden. Onun yüzündeki kanat çırpan gülüş yok mu? Rengarenk bir kelebek gibi ışıldayan gülüş. Onunla mutlu oluruz biz de. Düşlerinin ve gelecek güzel günlerinin şarkısıyla mutlu oluruz, dersin mutlaka. İnsanın diline dolanan, duyanın aklını başından  alan  bir şarkı döke döke ilerler çünkü kız. Mutluluğun notalarıdır belki de onlar.
Zaman senin lehine işliyor. Gittikçe büyüyorsun. Oysa benim belim bükülüyor gün be gün. Ufalıyorum. Gün gelecek yutuvereceksin beni. Ağırlığının altında ezileceğim. Aslında yıllardır sana yönelttiğim küfürlerin ve bedduaların intikamını alıyorsun üzerime abanarak. Zafer sarhoşluğuna kapılma hemen. Hislerinden sıyrıl ve düşün. Ağırlığın altında ezilip soluksuz kaldığımda senin de sonun gelecek.
Biz aynı bedeni taşıyan ikizler gibiyiz. Şu mavi ve uçsuz göğün altında aldığımız her soluk ortak. Yediğimiz ekmek, içtiğimiz su aynı. Ben acılarımın altında can verdiğimde sen de geleceksin benimle. Benden kurtuluş yok be avanak ikizim. Ne oldu? Hoşuna gitmedi bu fikir. Ürperdin, ince ince seyridi etin.
Olsun be kader yoldaşım. Birlikte gireriz toprağın altına. Damarlarımızdan çekilen hayat toprağa karışır. Kışın üzerimizde yağmurlar söyler şarkımızı. Bakarsın, bahar gelir, boyun büküşüyle işveli işveli salınan bir sap çiçek açar yanı başımızda. Bej renkli pardösüsü içinde şarkı söyleye söyleye bir kız geçer yakınlardan. Hiçbir şey acıtmaz canımızı. Düşlerimiz rengarenk balonlar gibi göğe çoktan uçup gitmiştir. Ne alaylar, ne acımalar, ne garipsemeler… Gözden uzak bir köşede sonsuz bir uykuya dalarız seninle.




Ara ara sırtımı çıkarıp aynaya tutuyorum seni. Ben aynalardan kaçmaktan yoruldum. Biraz da sen bak gerçeğine. Yaşlandık ya, yaşlandık. Aslında yıllar yıllar önce, daha el kadar bebekken yaşlanmayı öğrendik Acılar ihtiyarlatıyor insanı ve yalnızlık… Senden başka dostum yok. Anam, anacığım vardı bir zamanlar yanı başımda. Sarılır, sarılırdım sıkı sıkı, ama ona da açamazdım içimi. İnsan annesine anlatamaz ki acısını. Derdini döküp de rahatlayamaz ki. Bir mıknatıs gibi insanın tüm acılarını çeker çünkü onlar ve yüreklerine sığmaz olur çocuklarının dertleri.
Olsun be kardeş, deyip sırtını sıvazlayacak bir dostu olmalı insanın. Geçer bunlar, takma kafana diye kısa kesip konuyu değiştirecek ve güzel kızlardan laf açacak bir dost… Onlar insanın acısını paylaşırlar, ama tüm dertlerini de yüklenip gitmezler. Hallerine şükrederler belki içten içe, yine de insanın içini ferahlatacak laflar ederler.
Yaşlanıyorsun. Artık olanca ağırlığınla yayılıyorsun sırtıma. Ağrı kesiciler de dindirmez oldu sızılarını. Bir Köroğlu bir Ayvaz, bir başımıza kaldık işte. Ah benim ahraz dostum, yazgının tutsağı Quassimodo*. Bir romanı doldurmaz belki yaşantımız. Bir öykü kahramanı gibi yaşayalım seninle. Büyük yalnızlığımıza tutunalım. Ömür dediğin kelebek hükmü.  Hayatı sevmeyi deneyelim yeniden. Bir şiir yazalım lüle saçlı kız için ve dua edelim annemize. Güneşe çıkalım sık sık. Demli bir çay içip barışalım. Sen bana acıma ben de senden nefret etmeyeyim. Düş kurmak da serbest üstelik.
Kabul etmeliyim artık. Ben, düşlerin ve imkansız sevdaların müebbet hamalıyım.


 *Notre Dame'ın Kamburu – Victor Hugo

                                           MURATHAN ÇARBOĞA





28 Nis 2018

İMKANSIZA YOLCULUK


           
                               (PİRİ REİS’İN MEÇHUL SEFERİ)
            Senyor Botafelli aksayan sağ ayağını her zamankinden daha fazla sürüyerek kütüphanenin uzun koridorunda ilerledi.Sinirli olduğu zamanlar aksayan ayağı inat eder, bu durum onu daha çok hiddetlendirirdi.Yeni gelen kütüphane müdürü, daha ayağının tozuyla Senyor Botafelli’yle azarlar bir tavırla konuşmuş, kütüphanenin düzenini ve temizliğini eleştirmişti.Heybetli göbeğini sallaya sallaya her tarafı kolaçan etmiş, yıllardır yere mıhlanmış demir kapısı açılmayan bodruma bile inmişti. Bodrumdaki üst üste yığılmış işe yaramaz kitapları görünce müdürün yağlı ve terli yüzü daha da kızarmıştı.
            Biblioteca Lercari kütüphanesinin yirmi beş yıllık şerefli memuru Senyor Botafelli, kütüphane müdürünün emriyle bodruma doğru ilerliyordu.Atıl kitapları kontrol edecek, gözden kaçmış, değeri anlaşılamamış olanları demirbaşa geçirip üst kattaki raflara dizecekti.
            Botafelli, sağ ayağının inadını kıramamış, bin bir güçlükle küf kokan bodruma inmişti.Duvardaki çıkıntısında karanlığın hükmünü kabul etmiş bir suskunlukla bekleyen kalın mumu yaktı ve kitap yığının kıyısında duran iskemleye ilerledi. İskemlenin üzeri toz kaplıydı.Mendilini çıkarıp iskemleyi silmeye başladı, bir eliyle de burnunu tutuyordu.Kütüphane müdürüne okkalı bir küfür sallamak istedi.Sonra kararından vazgeçip istavroz çıkardı.
            Toz nedeniyle burnu tıkanmıştı ve arada bir  hapşırıyordu.Önüne gelen kitabı ölü bir fareyi kuyruğundan tutarmış gibi tiksintiyle parmak ucuyla yakalıyor, kitabın siyah cildi üzerine göz gezdirdikten sonra bir kenara fırlatıyordu.Derken yığının üzerinden küçük bir kitap yuvarlandı ve Botafelli’nin  tiksintiyle açılmış sol avcuna düştü.Botafelli sağ elindeki  kitabı kenara fırlatıp avcuna yuvarlanan kitabı küçük cildi  incelemeye başladı.
            Kitabın üzerinde altın renkli harflerle yazarının ismi yazıyordu:Sergio Fracastoro.Kitabın ismi İMKANSIZA YOLCULUK’tu.Tesadüflerin hükmüne inanan Botafelli kitabı açtı ve okumaya başladı.
İhtiyarlık geçmişi yeniden yaşama zamanıdır.İnsan koca bir ömrün sonuna yaklaşınca  geçmişin muhasebesini yapar.Acıları, sevinçleri yeniden hisseder, pişmanlıkları anımsar.Her  şey günahıyla sevabıyla ömrün defterine yazılmıştır.Geçmişten başka avunacak başka bir şey  kalmayınca ben de anılarıma döndüm.Denizin kustuğu batık gemiler gibi yaşanmışlıklar birer  birer su yüzüne çıkmaya başladı.Beni en çok etkileyen ve unutamadığım olay, gençliğimde  yaşadığım bir deniz yolculuğuydu.
            İhtiyarlık düşle gerçeği birbirine karıştırma zamanıdır.Bir rüya mıydı, yoksa  dinlediğim denizci hikayeleri nedeniyle kapılıp gittiğim bir hayal miydi?Bilemem.İmkansız  bir yolculuğun bir parçası olmuş ve inanılmaz manzaralara ve olaylara şahitlik etmiştim.
            Babam, Cenevizli küçük bir tüccardı.Keyfine düşkünlüğü nedeniyle kazandığından daha fazlasını kumar masalarında, eğlence mekanlarında kaybederdi.Ceneviz ticaret gemileriyle uzak yolculuklara çıkar, İstanbul’u , Arap diyarlarını gezerdi.Yolculuk ettiği gemi bir korsan saldırısına uğrayıp battığında henüz kırk üç yaşındaydı.Babamla beraber onlarca tüccar ve denizci bir daha geri dönmedi.Annem, bize bakmak için Cenovalı zenginlerin çamaşırlarını yıkamaya, terzilerin yanında yamaklık yapmaya başladı.
Hayatımı değiştiren olaylar silsilesi bu sıkıntılı dönemde başladı.Aynı zamanda akrabamız olan seyyah Pietra Buondelmonti Cenova’ya geri döndü.
            Yıllarca yabancı gemilere kürek işçisi olarak çalışmıştı.Gittiği her yerde karnını doyuracak bir iş tutmuştu.İnanılmaz bir öğrenme yeteneği vardı.Arapçayı ve Türkçeyi ana dili gibi öğrenmişti.İstanbul’da bir Türk hekimin yamaklığını yapmış ve bu işte ustalaşmıştı.Bir Doğulu gibi giyiniyor, bir Doğulu gibi sakin ve kararlı bir edayla konuşuyordu.Buondelmonti uzun boylu, siyah gür saçlı bir adamdı.Doğululara benzediği için gittiği diyarlarda hiç yadırganmamıştı.Onu en son çocukluğumda görmüştüm.Yaşlı anacığını özlediği zaman geri döner bir süre Cenova’da kalırdı.Bir Türk gibi giyindiği için annesi Sinyora Buondelmonti en ağza alınmadık küfürleri sıralardı, ama biricik oğluna sarılmadan da edemezdi.


Biliyordum, uçarı bir ruhu vardı bizim seyyahın.Çok geçmeden yine yollara düşecek ve yıllarca geri dönmeyecekti.Onu bir daha gördüğümde çoluk çocuğa karışmış bir adam olacaktım ve hayat beni bu şehre ömür boyu mecbur edecekti.Günlerce etrafında dolaştım, ona sorular sordum, maceralarını dinledim, ama her seferinde yaşadıklarını tasvip etmez bir tavır takındım.Son zamanlarda benden uzak durmaya başlamıştı.Gitmesi yakındı, hissediyordum bunu.Gözlerimdeki başka iklimlere, uzak diyarlara dair tutkuyu görmüştü. Yıllarca yalnız yaşamış, cefalara da mükafatlara da tek başına katlanmıştı.Bir çocukla uğraşmak onun işi değildi.Halbuki onun Cenova’yı terk edip uzak diyarlara açıldığı yaştaydım.On altı yaşında bir gezgin olmaya karar vermişti.
            Gideceği günün öncesi abartılı bir neşeye kapılmış, şarkılar söylemiş, annesiyle dans etmişti.Sakin ve soğukkanlı seyyah birden uçarılaşmıştı; fakat gözleri onu ele veriyordu.Uzak diyarların özlemiyle ayrılığın burukluğu bakışlarında düğümleniyordu.Biliyordum, sabah daha gün doğmadan gidecekti.
            Annem uyuduktan sonra birkaç parça eşya toplayıp çıkın yaptım ve sırtıma astım. Usulca dışarıya çıkıp eşiğe oturdum ve Buondelmontilerin kapısını gözlemeye başladım.Çok geçmeden uyku, ılık, billur bir su gibi sarmaya başladı bedenimi, ne kadar uğraşsam da gözlerim kapanıyordu.Kendimi tokatlıyor, kolumu ısırıyordum, ama boşuna.Bir süre sonra uykuya yenik düştüm.Rüyamda düşsel alemlerde dolaştım.Korkunç ve gizemli yaratıklarla mücadele ettim.Sonsuz bir denizin içinde babamın cesedini gördüm.Sırtüstü sürükleniyordu suda ve gözleri açıktı.Deli bir inatla bakıyordu gözleri, bakıyordu…
            İrkilerek uyandım ve Buondelmonti’nin gözleriyle karşılaştım birden.Karşımda dikilmiş bana bakıyordu.Daha hava aydınlanmamıştı, ama yukarda gökyüzünü ışık hücumuyla tutuşturan bir ay vardı.
            Sıçrayıp kalktım ve seyyahın gözlerine uzun uzun baktım.Kafasını iki yana salladı. Başına sardığı sarığın boşta kalan iki ucu sallandı usul  usul.Tek kelime etmedi ve sonra dönüp yürüdü.Ben de arkasından yürüdüm. Limana doğru ilerledik.Sefer hazırlıkları yapan eski bir ticari kalyonun yanında durdu  Buondelmonti.Bir süre, sonradan kaptan olduğunu öğrendiğim iri yarı bir adamla konuştu.Kaptan yüzünü ekşitip bana baktı bir an ve daha sonra hararetli bir tartışmaya giriştiler.



            Kaptanın ağız dalaşına kısa ve kesik yanıtlar veriyordu seyyah.Ne dediklerini duyamıyordum, ama kaptanın yavaş yavaş Buondelmonti’nin üstünlüğünü kabul ettiğini beden dilinden anlayabiliyordum.Derken seyyah ıslık çalıp beni yanına çağırdı ve beklemeden gemiye ilerledi.Kalyona tırmandık.Soru sormama fırsat vermeden “Korsika’ya gidiyoruz” dedi.
            Korsika yolculuğu boyunca güverteyi temizledim.Ağızlarından küfür eksik olmayan marinellerin getir götür işlerine baktım.Yiyeceğim francalayı hak etmek için çalıştım. Buondelmonti’nin gözüne girmek istiyordum, çünkü Korsika’da gemiye bindirip beni Cenova’ya geri göndermek istiyordu.Beni hiç tanımıyordu, bu kadarlık bir  macera içimdeki heyecanı söndürmeye yetmezdi.
            Serin bir sabah vakti filikalarla Kosika’ya çıktık.Eski, bakımsız bir handa bir gün konakladık.Buondelmonti geri dönmem için uygun bir sefer arıyordu.Ne kadar dil döksem de beni dinlemiyor ve yüzüme bakmıyordu.En son çare olarak kendimi öldüreceğimi söyledim ve yüce İsa’yı buna tanık gösterdim.Okkalı bir küfür savurdu.Gizli ve tehlikeli bir yolculuğa çıkacaktı.Belki de ucunda ölüm olan bir yolculuğa.Anlaştığı adamların beni kabul edip etmeyeceğini bilmiyordu.Onun sözünden çıkmayacağıma ve hiçbir sorun çıkarmayacağıma dair yemin ettim ve koşup ellerine sarıldım.Büyük ve nasırlı elleriyle yüzüme bir tokat yapıştırdı ve sunturlu bir küfür daha savurdu.
İki gün sonra daha gün ışımadan bir kayıkçıyla anlaşıp açıklarda bekleyen bir Ceneviz kalyonuna gittik.Lombarları ve heybetli görünüşüyle bir savaş gemisine benziyordu.Önce Buondelmonti kalyona tırmandı ve beklememi söyledi.Bir süre sonra yukarıda, güvertede anlamadığım dilde konuşmalar oldu.Birkaç yabancı eğilip aşağıya baktı.Sonra seyyahın ıslığını duydum ve ben de ip merdivene tırmanmaya başladım.

            Kitabın kimi sayfalarını fareler kemirmişti.Kimi sayfalar ıslanmıştı ve yazılar okunmaz durumdaydı.Senyor  Botafelli, kadere inancı ve tesadüflere saygısı nedeniyle kitaba göz gezdirmeye devam etti; fakat okunmayan yerleri es geçiyor, sayfaları çeviriyordu.
           
            Gemi bir Ceneviz kalyonuydu, ama mürettebatın çoğu Türk’tü.Kaptan Kemal Reis adında bir Osmanlı leventiydi.Piri Bey adlı bir genç onun yardımcılığını yapıyordu.Piri Bey Kemal Reis’in yiğeniydi.Yolculuğun hedefini  ikisinden başka hiç kimse bilmiyordu.Gemide yetmişe yakın levent vardı.Hepsi iri yarı gür bıyıklı insanlardı.Çoğu gençti.Buondelmonti geminin hekimiydi.Ben de onun yamağıydım.Aynı kamarada kalıyorduk.Seyyah, hekimlik mesleğini de burada icra ediyordu.Kamarayı boydan boya dolanan raflarda küçük çıkınlar sıralıydı.Her çıkının içinde çeşitli otlardan, tohumlardan ve köklerden oluşan harmanlar vardı. Harmanlar hastalıklar için özel hazırlanmıştı.Buondelmonti; küçük, bakır kaplarda bu harmanları kaynatıyor ve hasta olan denizciler için ilaç hazırlıyordu.
            Buondelmonti, ara sıra verdiği emirler dışında benimle pek konuşmuyordu.Onun için bir baş belasından başka bir şey değildim.Gemide Cenova dilini bilen bir kişi daha vardı. Santiago isminde bir İspanyol’du.Saçları her daim kısa traşlı, zayıf,uzun boylu bir denizciydi. Kolombo’nun seferlerine katılmış tecrübeli bir marineldi.Kemal Reis’e can borcu vardı. Kemal Reis ve Piri Bey, iki yıl önce onu korsanların elinden kurtarmıştı.Çalıştığı ticari gemi korsanların saldırısına uğramış, Akdeniz’de devriye gezen Kemal Reis’in kalyonu mürettebatın imdadına yetişmişti.
            Kalyon, bir Ceneviz gemisi olmasına rağmen Kemal Reis işi şansa bırakmamış, Cebelitarık açıklarında iki gün beklemişti.Cebelitarık boğazından kimseye görünmeden geçmek istiyordu.Boğazın kıyılarında her birinin namlusu canavar ağzı gibi açılmış Ceneviz topları vardı.Üstelik etrafta İspanyol ve Ceneviz kalyonları devriye geziyordu.
            Denizin koyu, yapış yapış bir sis içinde çalkalandığı bir sabah gemimiz Cebelitarık boğazına yöneldi.Her şey susmuş, kainatı dinliyordu. Sanki, gittikçe etlenen sis, yeryüzündeki bütün sesleri de yutmuştu.Rüzgar toplayan yelkenlerin gerildikçe şaklayan hamlesi ve kalyonun suyu yararken çıkardığı o büyülü hışırtı duyuluyordu yalnızca.Çanaklığa tırmanıp etrafı gözetleyen levent, dikkat kesilmiş etrafı dinliyordu, çünkü bir kulaç ötesi bile zor görünüyordu.Asıl tehlike boğazı kollayan Ceneviz topları değildi.Sise batmış bir gemi bodoslama üzerimize gelerek bizi deryanın dibine yollayabilirdi.
            Boğazı geçip sonsuz denize açıldıktan bir süre sonra gökyüzünden bir aydınlık hücumu suya indi.Güneşli, güzel bir gün açılmıştı boylu boyunca.


            Botafelli kitabı dizlerinin üzerine koydu ve hapşırmaya başladı.Arka arkaya birkaç kez hapşırdı.Toz, burnuna dolmuş, genzini yakmaya başlamıştı, ama merakına da engel olmadı.Yeniden kitabı aldı, fakat kaldığı yeri unutmuştu.Fazla ilerlemeden rastgele sayfaları açtı.
            Fırsat buldukça Santiago ile konuşuyorduk.Bana büyülü diyarları ve korkunç deniz yaratıklarını anlatıyordu.Hiç bitmeyecekmiş gibi görünen denizin de sonu vardı.Hemşehrim olan Kolombo’nun seferlerinde görmüştü bunu.Denizin sonundaki topraklarda insanla hayvan arasında yaratıklar vardı.Bu yaratıklar hırlamaya benzer  bir dille konuşuyorlardı. Merhametleri yoktu.Mızrakları ve oklarıyla önlerine kim gelirse gelsin öldürüyorlardı.Neyse ki Kolombo ve marinelleri usta savaşçılardı.Hepsi çok iyi kılıç kullanıyordu.Üstelik barutları ve tüfenkleri de olduğu için vahşi sürüsüne gereken karşılığı verebiliyorlardı.
            Kalyon günlerce uçsuz bucaksız denizde batıya doğru  yol aldı.Nereye gittiğimizi hala bilmiyorduk. Piri Bey meraklı ve denize dair her şeyle ilgili bir genç adamdı.Geceleri yıldızları gözlüyordu.Gündüz çeşitli denizcilik aletleri ve pusulayla insana sonsuzmuş hissi veren boşluğu ölçüp biçiyordu.Sonra kaptan köşkündeki masanın üzerine serdiği büyük bir ceylan derisi üzerinde çalışıyordu.
            Merakıma engel olamıyor, ama ona yaklaşmaya da korkuyordum.Bir gün, kaşla göz arasında kaybolan  Buondelmonti’yi ararken kaptan köşküne çıktım ve usulca içeriye baktım. Piri Bey ceylan derisinin üzerine eğilmişti yine.Nefes bile almamaya çalışarak onu izlemeye başladım.Birden döndü ve hidddetli  hiddetli baktı.Sonra hafifçe gülümseyerek:
            -Budel?Diye sordu.Buondelmonti’ye Türkler Budel diyordu.
            Siyah gözleri ışıltılıydı, sakalları kısa, bıyıkları gürdü.Heybetli bir görüntüsü vardı. Güvertedeki leventlerden tek farkı daha gösterişli kıyafetiydi.
            Korkmuştum, yutkunup kafamı salladım.Piri Bey bunun üzerine eliyle geminin diğer ucunu gösterdi.Seyyah oradaydı.
            Yolculuk boyunca Kemal Reis’in ve Piri Bey’in tavrı hiç değişmedi.Mürettebat ile aralarında keskin bir çizgi vardı.Hep mesafeli ve ciddi idiler.Çok fazla ortada görünmüyorlar; ama zamanı gelince ibadetlerini leventlerle yan yana yapıyorlardı.

            İhtiyarlık düşlerin zamanıdır.Bir çocuğun düşleri ne kadar sonsuzsa ömrünün son demine gelmiş insanı da düşleri o oranda uçsuzdur.Şimdi seksenine yaklaşmış bir Cenovalıyım.Tanrı’ya şükürler olsun, gözlerim tam anlamıyla ferini kaybetmedi. Parmaklarımın mecali yerinde.Yazabiliyorum, fakat zihnime ne kadar güvenebilirim?Onu tam kestiremiyorum.Size anlatacağım hikaye düşlerle hemhal olmuş gerçeğin ta kendisidir. İnanıp, inanmamak ve değerlendirmek sizin elinizde.
            Büyük denize açıldıktan bir hafta sonra sanki görünmez bir sınırı aştık ve düşler alemine girdik.O günü çok iyi hatırlıyorum.Öğle vaktiydi.Aydınlık güzel bir gündü.Deniz pürüzsüzdü ve masmavi ufka doğru uzanıyordu.Kurutulmuş et ve Anadolu’dan getirilmiş bitkilerin haşlanmasından oluşan yemeğimizi yiyorduk.Seren direğindeki levent birden bağırdı ve batıyı gösterdi.Kemal Reis ve Piri Bey kaptan köşkünden çıkıp o yöne baktılar. İlerde, koyu siyah bir sis tabakası vardı ve denizin yüzeyinde boydan boya bir duvar oluşturmuştu.Yeryüzüne inip içten içe kaynayan bir buluttu sanki.Etrafından dolaşma imkanı yoktu.İnanılmaz bir hızla her yana genişliyordu.Kemal Reis’in emriyle gemi  güneye doğru ilerledi, ama yayılan sisin hızına yetişemiyorduk.Bir süre sonra, anlamlandıramadığımız tabaka üzerimize doğru hücum etti ve gemiyi yuttu.
            Gündüz vakti zifiri karanlığa büründü ortalık.Yakılan meşalelerin ışığı cılız kalıyor ve burnumuzun ucunu bile zor aydınlatıyordu.Bu korkunç karanlıkta ne kadar ilerledik şimdi hatırlayamıyorum.Belki birkaç saat, belki birkaç gün sonra sis seyrelmeye başladı ve ortalık yavaş yavaş aydınlandı.Gördüğüm ilk şey leventlerin hepsi görevlerinin başındaydı.Kemal Reis’in direktiflerini zifiri karanlık  dahi olsa bire bir yerine getirmişlerdi.Yelkenler toplanmış, lombarlardaki kolombornelerin başına geçilmiş, yatağanlar kınında hazır bekletilmişti.
            Gemimiz yine billur bir aydınlığa kavuştu, fakat uzun süre maruz kaldığım karanlık nedeniyle mi bilmiyorum?Renkler daha canlı, daha farklıydı sanki.Denizin mavisi başkaydı, gökyüzünün bambaşka.Derken rengarenk kuşlar peydah oldu havada.Renkleri çok güzel, fakat sesleri çirkin kuşlardı bunlar.Tepemizde dönüp direklerin üzerine kondular.Bazıları büyük gagalarını sağa sola sallaya sallaya güvertenin kenarına doğru kondu.Koşup yakalamak istedim birini.Çirkin sesleriyle bağıra bağıra batıya doğru uzaklaştılar ve gittikleri yerde boylu boyunca bir kara peydah oldu.

            Bir süre sonra Kemal Reis’in emriyle kayıklar hazırlandı, karaya çıkılacaktı.Boş su tulumlarını aldılar, tüfeklerini, yatağanlarını kuşandılar.Piri Bey Santiago’yu ve en gözü pek leventlerini görevlendirmişti.Ben de onlarla beraber karaya çıkmak istiyordum.Kamarasında uyuklayan Buondelmonti’nin yanına koştum ve durumu anlattım.Seyyah hiç oralı olmadı ve gözlerini açmaya bile tenezzül etmeden “Canın cehenneme!” diye bağırdı.İçimden sunturlu bir küfür savurdum ve güverteye koştum.Karaya çıkacak grubun başında Piri Bey vardı. Yanına gidip, Türklerden öğrendiğim selamı verdim.
            Botafelli, okuduklarına inanmakla inanmamak arasında bocalarken ayaklarının altından bir fare geçti.Kütüphane memuru oturduğu yerde ayaklarını kaldırıp bağırdı ve elinden bırakmadığı kitabı boşluğa savurdu.Fareler şeytanın sürekli çoğalan çocuklarıydı ona göre.Tiksintiyle etrafı kolaçan ettikten sonra kitabı yeniden açıp okumaya başladı, fakat okuduğu sayfadan uzaklaşmıştı.
            Santiago ustaca kement kullanıyordu.Fırlattığı urgan; daldan dala atlayan, uluyan, ağaçlardan yere, yerden ağaçlara bir hamlede zıplayan yaratığı ayaklarından yakaladı.Derken leventler yaratığın üzerine çullanıp onu ellerinden ve ayaklarından bağladılar.Daha önce hiç böyle bir varlık görmemiştim.Cenova’nın eğlence mekanlarında şaklabanlık yapan maymunlara benzemiyordu.İnsanla hayvan arası bir mahluktu bu. Ele benzeyen büyük ayakları vardı.Elleri de vücuduna oranla çok iriydi.İnce, kıvrık bir kuyruğa sahipti.Her tarafı tüylerle kaplıydı, fakat yüzü insana benziyordu.Bir insan boyundaydı ve bizden daha güçlüydü.Ulumaya benzer bir ses çıkarıyor ve bu ses fersah fersah ötelere ulaşıyordu.
            Santiago, yaratığı inceledi ve istavroz çıkardı.Ona göre bu mahluk şeytandan başkası değildi.Üstelik üzerine çullanan leventlerin kimini ısırmış, kimini de tırmalamıştı.
            Piri Bey, mahluku inceledi ve Santiago’ya serbest bırakmasını söyledi.Marinele kalsa tüfenğindeki tüm barutu yaratığın üzerine boşaltacaktı.
            Leventler, mahlukun ellerindeki ve ayaklarındaki ipleri kestiler ve ellerini yatağanlarından ayırmadan birkaç adım geriye çekildiler.Yaratık, hürriyetin şaşkınlığıyla bir an yerde debelendi, sonra doğrulup  en yakın ağaca zıpladı ve uluya uluya gözden kayboldu.



            Bir süre sonra Santiago’nun öncülüğünde  ilerlemeye devam ettik.Turuncu yapraklı, mavi yemişli ağaçlar yanımız sıra uzayıp gidiyordu.Santiago, yolumuzu kesen sık çalılara yatağanıyla vurdukça gökyüzüne bin bir çeşit kuş fırlıyordu.Marinel, önüne sardığı  torbaya yol boyunca gördüğü yemişlerden topluyordu.Gördüğü yemişleri önce gözlüyor, sonra eline alıp inceliyor ve en son aşama olarak onları kokluyordu.
            Güneş tepeye varmadan bir su kaynağı bulduk.İçinde yeşil hareler uçuşan bir suydu bu.Yaklaştık ve Santiago’nun işaretiyle eğilip saklandık.Suyun biriktiği gölcükten su içen bir geyik gördük.Heybetli boynuzları ışıldıyordu.Kahverengiye çalan etinde mavi benekler vardı. Piri Bey’in  emriyle en usta levent tüfengini doğrulttu ve tek atışta geyiği yere indirdi.Orada bir müddet dinlendik.Tulumlarımızı suyla doldurduk.Geyiği parçalara ayırıp, torbalara yerleştirdik.
            Aradan onlarca yıl geçtikten sonra her şeyi ayrıntısıyla hatırlamak imkansız.İhtiyarlık gözlerin feri söndükçe yavaş yavaş renkleri kaybediyor.Eksilen renkler düşlere ağıyor sanki. Zihnimdeki manzaralar o kadar renkli, o kadar canlı ki…İlerlediğimiz ormandaki sıra dışı renkler ve gökten dökülen olağanüstü ışık, belki de sonradan düşlerime girmiştir.Bilemem.
            O büyülü ormanda genç bir Kıpti’yi kaybettik.Gemide aşçı yamağı olarak çalışıyordu. Santiago’ya danışmadan yediği bir meyve yüzünden zehirlenmişti.Yerde kıvranmaya başlamış, kusmuş ve ağzından köpükler çıkararak can vermişti.Santiago, Kıpti’den çıkan kalıntılara bakıp hangi meyveyi yediğini anladı.Kırmızı, küçük, hoş kokulu bir meyveydi bu. Marinel, Kolombo’nun seferi sırasında aynı meyveden yemiş, iki gün iki gece ateşler ve ağrılar içinde kıvranmıştı.Üçüncü gün midesindeki korkunç sancılar azalmış ve yavaş yavaş kendine gelmişti.
            Kıpti genci yeşil hareli suda yıkadılar ve yanlarında getirdikleri büyük bir beze sarıp gömdüler.Cenaze töreninde de  yine hep beraber ibadet ettiler.İnsanın kimsesiz ölmesi ne kadar zor diye düşündüm.Sevdiklerinden uzakta, yapayalnız ölmek…


            Yaratığın yaraladığı leventler gemiye döndükten sonra ateşler içinde yatağa düştüler. Daha önce hiç duyulmadık bir dilde sayıkladılar.Budel, onlar için özel harmanlar hazırladı. Kulaklarının arkasından kanlarını akıttı.Ayva büyüklüğündeki kökleri ezip iç yağıyla karıştırdı ve bu karışımı leventlerin vücuduna sürdü.Her birini iyice sardıktan sonra beklemeye başladık.Kemal Reis gelip onlar için dua okudu.İri yarı, sakallarına kır düşmüş bir yiğitti.Elmacık kemikleri çıkkındı ve gözleri belli belirsiz çekikti.Yarım gün sonra ter atan leventler kendilerine gelmeye başladı.
            Her daim burnunun  ucunda düşecekmiş gibi duran gözlüğüne usta işi  mimiklerle hükmeden Botafelli, gözleri yorulunca okumayı bıraktı.Gözlüğünü çıkarıp parmaklarıyla göz kapaklarına bastırdı ve bir süre öylece durdu.Gözlerini açıp gözlüklerinin camını gömleğine sildi, dizinin üzerine koyduğu kitabı alıp sayfaları çevirdi ve yeniden okumaya başladı.
            Kemal Reis’in ve Piri Bey’in öncülüğünde bir keşif seferiydi çıktığımız bu imkansız yolculuk; fakat Portekizliler ve İspanyollar gibi sömürmek üzere yeni diyarlar aramıyorlardı. Zaten gördüğümüz birçok kara parçası bu iki sömürgeci millet tarafından paylaşılmıştı.Belki de güçlü Osmanlı donanmasının girişeceği coğrafi keşifler öncesi, bilinmeyen diyarlara gönderilen öncü bir kalyondu gemimiz.
            Kütüphane memuru küflenmiş sayfaları parmağının ucuyla çevirdi ve okunaklı yerler aradı.
            En son gittiğimiz adada canavarın saldırısına uğramıştık.İki levent, bu tek boynuzlu sığırların yurdu olan adada toprağa verildi.Santiago, kolundan yaralanmıştı.Derin, uzun bir yaraydı.Buondelmonti yarayı dikmiş ve yanında getirdiği macundan sürerek sıkı sıkı sarmıştı.
            Canavarın ağzından…
            Birçok sayfa ıslanıp birbirine kaynamıştı ve okunmaz haldeydi.Kararmış sayfalara dokunmak istemeyen Botafelli, yüzünü buruşturup sağlam sayfalara doğru ilerledi.


                Güneye doğru ilerliyorduk ve ilerledikçe havalar soğumaya başlıyordu.Havayı bıyıklarıyla koklayan devasa balıklar yanımız sıra yüzüyordu.Bazı geceler, iç çekmeye, ağlamaya, gülmeye benzer sesler duyuluyordu uzaktan uzağa.Usul usul ağlayan birinin birden kahkaha nöbetine tutulması gibi sesler.Böyle akşamlarda yaşlı leventler dualar okur, gençlerin güverteden suya eğilmesini engellerdi.Sanki her şey bir düşten ibaretti.
            Birkaç gün sonra denizde buzdan dağlar peydah oldu.Güneyden esen rüzgar insanın etini bıçak gibi kesiyor, parmaklarımızı uyuşturuyordu.Gemiye istiflenen kürklere sarındık. Kemal Reis dümenin başından ayrılmadı, çünkü bir süre sonra havada çımkışan buz kristallerinden oluşmuş bir sis ortalığa çöktü.Leventler geminin fenerini yakıp, yelkenleri indirdiler.Soğuk havayla birlikte hastalananların sayısı artmıştı.Kamarada biteviye Buondelmonti’nin harmanlarını kaynatıyorduk.Bu yöntemle hem ısıyı muhafaza ediyor hem de ilaçlı buharın iyileştirici etkisinden yararlanıyorduk.Budel, bir hekimden daha çok büyücü gibiydi.Öksürük nöbetleriyle yanımıza gelenler onun ilaçları sayesinde bir-iki güne kalmadan iyileşiyordu.Yüksek ateşin, kan tutmaların, mide üşütmelerinin dermanı onun hazırladığı harmanlardaydı.Bu harmanları oluşturan bitkileri İstanbul’daki hekimle birlikte Anadolu’nun yaylalarından toplamıştı.
            Ayrıca iyi bir cerrahtı.Onun diktiği uzuvda neredeyse iz bile kalmıyordu.Santiago’nun yarası da çok kısa sürede iyileşmişti.İlk başlarda kusma nöbetine tutulduğum bu ameliyatlara zamanla alışmıştım.Budel, ikide bir ortadan kaybolmamdan şikayetçiydi.Her seferinde bir baş belası olduğumu yüzüme vuruyordu.Nerdeyse  adımı bile unutmuş, bana Sergio yerine, baş belası diye seslenmeye başlamıştı.
            Güneye doğru ilerledikçe buz dağlarının sayısı artmış, denizin yüzeyi bile buza kesmeye başlamıştı.Santiago sık sık parakete kullanarak denizin derinliğini ölçüyordu.Kemal Reis bir süre sonra geminin yönünü doğuya  çevirdi.
            İnanmak düşlerle de ilgili bir durum sanırım.Anlattığım olağanüstü olaylar okuyucu üzerinde nasıl bir etki bırakır?Bilemiyorum.Hakikate körü körüne bağlıysanız ve kafanızın içinde kemikleşmiş, değişmeyen kanaatler varsa yaşamadığınız hiçbir olaya inanmanız mümkün değildir.Onlarca yıl geçti aradan ve hala rüyalarıma giriyor imkansız yolculuk.
            Daha önce de belirtmiştim, bazen düşle yaşananlar birbirine karışıyor.Geride bıraktığım ömrün yorgunluğuyla açıklanabilir belki bu, belki de benim çocukluktan bu yana iflah olmayan düş dünyamla.
            Gerçekliğine yemin edemeyeceğim bir diğer olay.Yılanların kaynadığı bir adada yaşadıklarımızdı.Ada mıydı yoksa keşfedilmemiş devasa bir ülke miydi?Bilemiyoruz.Her adımda ayaklarımıza dolanan, ağaçlardan sarkıp sulardan fırlayan yılanlar nedeniyle çok fazla yol alamadık o kara parçasında.
            En önde giden leventlerden birinin “Şahmaran “ diye bağırdığında ise çok geçti. Santiago ise tecrübelerinin refleksiyle yana doğru yuvarlanmıştı.
            Botafelli sırtında soğuk, kıvrak bir yılan dolaşıyormuş gibi ürperdi.Oturduğu yerden boynunu çevirerek geriye baktı.Duvardaki mumun titrek alevi tıkıldığı bu mahzeni tam olarak aydınlatmıyordu.Yılanları düşününce farelere razı oldu ve tozlu elleriyle ıstavroz çıkardı.Artık yorulmuş ve iyice sıkılmıştı.Üstelik burnu, genzi toz ile dolmuştu.Sayfaları hızlıca çevirdi.
             Aradan kaç ay geçmişti hatırlamıyorum.Artık dönüş yolundaydık ve kuzeye doğru ilerliyorduk.Hava gittikçe ısınmaya başlamıştı, ama ben hala üşüyordum.Sarındığım kürkü çıkarmamıştım henüz.Daha fazla uyku ihtiyacı duyuyordum.Buondelmonti’ alnımda gezindirdiği eliyle ateşime bakıyor ve fillerin hortumladığı o sudan içmeyecektin diyordu.
            Bir süre sonra ağır bir uyku nöbetine kapıldım.Ara sıra gözlerimi açıyor, ama renkleri, çizgileri algılayamıyordum.Sesler, anlaşılmaz tınılarla birbirine düğümleniyordu.Budel, ara sıra sırtımdan kavrayıp beni doğrultuyor ve kaşıkla bir şeyler içiriyordu.Hummaya yakalanmıştım.Hayata tutunmamı Buondelmonti sağlamıştı.Onun baş belası olduğuma ben de inanmaya başlamıştım.
            Cenova’ya döndükten sonra Buondelmonti’den öğrendiğim hekimlik mesleğini daha da ilerletecektim, ama o bunu hiç göremeyecekti.
Piri Bey’in üzerime eğilen hayalini hatırlıyorum.Bir yandan Budel’le konuşuyordu, fakat tek kelime anlayamıyordum.Işığı ve sesleri büken su dolu bir havuzun dibindeydim sanki.Görüntüler dalgalanıyor, sesler kırılıyordu.O, gemideki herkesle tek tek ilgilenen bir kaptandı.Yılanlı adada ne yaman bir savaşçı olduğuna da şahit olmuştum.


            Günler, haftalar boyunca uyku ile uyanıklık arasında yaşadım.Düşlere gömülmüştüm sanki.Yaşadığım olağanüstü olayların devamı düşlerimde rüyalarımda sürüp gidiyordu.
            Yıllar yıllar sonra, ortadan kaybolan ve bir daha geri dönmeyen Buondelmonti’nin izini ararken öğrenmiştim imkansız yolculuğun sırrını.Piri Bey  büyük bir kaptan olmuş ve harita…
            Botafelli kulak kesilip yukarıya doğru baktı. Koridorda biri yürüyordu.Ağır ve hantal adımlardı bunlar.Derken kütüphane müdürünün sesi duyuldu:
            “Senyor Botafelli!”
            Memur sunturlu bir küfür savuracaktı, ama derin bir nefes alıp bir an bekledi, sonra istavroz çıkardı.Elindeki küçük kitabın siyah cildine baktı ve yüzünü buruşturup kitabı bodrumun karanlığına doğru fırlattı.Doğrulup merdivene yöneldi.Sağ ayağı yine söz dinlemiyordu.İMKANSIZA YOLCULUK  kimin umrundaydı!?
           
                                                -SON-

                                         MURATHAN ÇARBOĞA

*Ümraniye Belediyesi 14. Geleneksel Hikaye Yarışması İkincilik


30 Oca 2018

KOCA YUNUS’UN DERGAHINA VARMAK*

Anadolu’da açan sarı bir çiçektir Yunus Emre,
                          Yaylaların bağrında burcu burcu salınır hâlâ.
                              
            Ey  Hakk’a  gönül  vermiş  erenler! Rivayet  odur  ki   Moğol’un  azdığı  devran, Koca  Yunus’un  dergah  kapısından  bir  eğri  odun  sokmadığı  zamandır. Türkmenlerin   yayla  yayla,  ova  ova  Anadolu’yu  yurt  eylediği  dönemdir. Türkistan’dan  ve  dahi  Yesi’den, Horasan’dan, Kaşgar’dan  mutasavvıfların  bir  aba,  bir  değnek  sökün  sökün  geldiği  zamandır.
            Ey  erenler; Anadolu, ucu  bucağı  görünmez  bir  bozkır  saklar  koynunda. Denizden  uzaklaştıkça  çakır  dikenine,  pıtrağa  ve  bodur  ota  keser  ortalık. Toprak  kar  bekler  damar  damar  çatlayarak. Kör  kuyular  ağızlarını  koca  koca  açarak  yağmur  ister. Çöle  düşmüş  bir  Mevlevi  gibi  yapayalnız  salınır  ağaçlar. Kimi  zaman , yalnızlığına  haykıran   bir  dev  ağzı  gibi  kendi  içine  çöker  toprak. Dibi  görünmez  kara  uçurumlar  açılır  bozkırın  ortasında.
            Rivayet  odur  ki  göğün  kararıp  bozkırın  üzerine  boylu  boyunca  yayıldığı, yağmurun   sebil  olduğu   bir  vakit, bıyıkları  yeni  terlemiş  bir  can  çamura  bata  çıka  ilerler  bozkırda. Babayiğittir, ıslak  destarının  altındaki  saçları  kısacık  kesilmiştir. Yağmur  aman  vermez, kararmış  göğün  altında  uçsuz  bir  mekana  dönüşür  bozkır. Arada  bir, aydınlığıyla  göğü  bıçak  gibi  kesen  şimşekler  çakar. Ejderha  dili  yıldırımlar  yalar  toprağı. Sonsuzluk  hissi  veren  serabıyla  iyiden  iyiye  heybetlenir   manzara. Börtü  böceği, kurdu  kuşu  inlerine  çekilir, amma  durup  durup  uzakları  dinleyen  ve  boşluğu  uzun  uzun  koklayan  bir  pars  ilerler  bu  canın  peşi  sıra.  
Şimşek  çaktıkça  tez  canlı  bir  yalım  mekana hücum  eder    ve  Hasan  görünür  bu  uçsuzluğun  ortasında. Elinde  değneği, sırtında  omuzlarından  geçip  beline  dolanan  bir  sicimle  sabitlenmiş  keçeden  bir  büyücek  torba...  Hasan’ın  yükü  ağır, Hasan’ın  yükü  inler  usul  usul.  Hasan  “Ya  Allah!” deyip  yekindikçe  ve  gök  gümbürdeyip,  yağmur  şarıldadıkça  duyulmaz  olur  keçede  inleyen  ses:
-          Ağam  be! Ağam, bir  dur  hele.
            Hasan  duymaz  ilkin, saldırır  çamura. Sonra  kımıldanır  sırtındaki  yük. Kafasını  geri  doğru  yatırıp :
            -Söyle  yiğidim,  der  Hasan. Acıktın  mı? Az  sabret  hele, aha  da  şu  gün  yönündeki  kayalıklara  bir  varalım, ateş  yakar  dinleniriz  biraz.
            Ufka  doğru  ıssızlığı  süpüren  bozkırın  orta  yerinde  toparlanan  kayalar, soluklanmak  için  çökmüş  de  kim  bilir  hangi  günahın  ağırlığıyla  taşa  kesmiş  bir  yolcu  kafilesidir  sanki.  Rüzgarın  ve  suyun   hışmıyla  bilenmiş  yüzeylerine ,  yazın  peydah  olan  anaforların  savurduğu  kumlar  kadim  acıları  nakış  nakış  işlemiştir.  En  büyük  kayanın  karnı  oyulmuş,  küçük  bir  mağaraya  dönüşmüştür  açılan  boşluk.  Onmaz  bir  yara  işlemiştir  sanki   etine  ve  donup  kalmıştır  iki  büklüm.
            Rivayet  odur  ki   Hasan,  kayanın  karnına  girip  de  sırtındaki  torbayı  indirmiş  ve  aralamıştır  keçenin  ağzını. Baygın  gözlerini  yarı  aralayan  bir  çocuk  vardır  torbanın  içinde. Ateşler  içinde  yanar  eti, bir  yandan  üşür  titreyi  titreyi.  Zayıftır, kaşık  kadar  kalmıştır  yüzü. Yaşından  çok  daha  küçük  görünür.
           -Ağam,  dayanacak  gücüm  kalmadı  gayrı  der  çocuk, alnındaki  terler  boncuklanır.
Hasan  kucağına  alıp  salınır  bir  o yan  bir  bu  yan:
-          Az  kaldı  Mustafa’m, der. Bir  yandan  su  içirir  çocuğa  yudum  yudum.
Keçenin  dibindeki  kavı  bulup  ateş  yakar  Hasan. Üstündekileri  çıkarıp  kurutur, çocuk  derin  bir  uykuda  inlemektedir.  Nicedir  erim  erim  erimektedir  Mustafa. Ne  yaptılarsa  faydasız. Ne  koca  ninelerin  kaynattığı  kökler  fayda  etmiştir  ne  de  şifalı  sular. Ölümün  gölgesi  düşmüştür  çocuğun  yüzüne. Tek  çare  kalmıştır:  Koca  Yunus’un  huzuruna  çıkmak… 
Rivayet  odur  ki  ölümün  kokusunu  alan  pars  peşleri  sıra  ilerler  sinsi  sinsi. Fırsat  kollar, yaklaşmaz  fazla.  Babayiğit  Hasan’ın  kalbinde  gümleyen   inancı  hisseder  çünkü,  sevgiye  kesmiş  insanoğlunun  sevdiğini  korumak  için  bir  canavara  dönüştüğünü  bilir. Parsın  ustalığı  sabrıdır.  Yakılan  ateşin  alazını  hisseder  fersah  fersah  öteden. Huzursuzlanır, karanlığa  değer  değmez  yanıp  tutuşan  bir  öfke  çakar  gözlerinde. Mustafa’dan  bir  nefeslik  ömrü  olan  kelebekler  gibi  uçuşur   hayat. Zaman  döndükçe, güneş  doğup  gün  battıkça  azar  azar  eksilir  çocuk. Havayı  uzun  uzun  koklar  pars.
Hasan  suya  buladığı  yufkayı  yedirmeye  çalışır  çocuğa, amma  çocuğun  ağzında  büyür  her  şey, boğazından  geçmez  bir  türlü  lokma.
-Ağam, der  Mustafa, bana  Yunus  Ağa’yı  anlat.
Hasan  kardeşinin  yüzünü  okşayarak  anlatır:
-Derler  ki  Koca  Yunus’un  dergahına  varanlar  ve  de  el  öpüp  kutlu  toprağa  yüz  sürenlere  ne  mutlu! Her  bir  derde  derman   bulur  o  mübarek. Onun  güzel  sesinden  ilahi  dinleyenler   kendinden   geçer.
-Ağam, der  Mustafa, sen  gördün  mü  Koca  Yunus’u?
-Görmedim,  amma  şu   Rumeli’de,  şu  ucu  bucağı  olmayan  diyarda  her  bir  kimse  bilir  Yunus  Emre’yi. Dervişler  dolanır  ağlayu  ağlayu,  dervişler  söyler  Koca  Yunus’un  ilahilerini.  Diyar  diyar  dolanıp da  anlatırlar , dergahının  şifalı  suyundan  içip de  derman  bulan  nice  yiğitleri.
-Ağam, diye  mırıldanır  çocuk, ağam  benim  derdim  ne  ki? Böyle  kesilir  elim  ayağım, dizlerimde  derman  kalmaz.
- Allah  büyük,  her   derdin  bir  dermanı  vardır  elbet, diye  oturduğu  yerde  salınır  Hasan.
- Sen  sabret  hele, bir  varalım  şu  dergaha.
Gök  kara  bir  heyula  gibi  iner  bozkıra. Yağmur  dökülür  biteviye  ve  yıldırımlar  dolanır  durur , bir  kara  kuru  ağaç  arar  ateşini  kusacak. Mustafa  irkilir  uykusunda  gök  gürledikçe. Hasan  sarılır  kardeşine. Sıcaklığından  sıcaklık  katmak  için, canından  can.  Anası,  babası  kıran  zamanı  göçüp  gitmiştir. Bir  bu  garibim  kalmıştır  geriye. Hasan’ın  can  diyeceği  bir  Mustafa  kalmıştır.
Rivayet  odur  ki  şimşekler  çakıp  da  ortalık  ağardıkça  saklandığı  duldadan  başını  kaldırıp  uzaklara  bakar  pars. Gözlerinde  kıvılcımlanan  heves   açlıktan  öte, binlerce  yıllık  bir  davanın   hesabıdır. Adem  oğlunun  acımasızlığı  üzerine  çatılmış  bir  davadır  bu.
Gün  döner  dönmesine  de  kara  bulutları  aşmaya  yetmez  güneşin  nefesi. Mecalsiz  bir  aydınlık  düşer  toprağa. Mustafa’yı  sırtına  alıp  yola  düşer  yine  Hasan. Yürür  yürür,  hükmü  azalır  sağanağın,  amma  dinmez  yağmur. Mustafa  torbanın  içinde  inler:
-Konuş  ağam, der, konuş  korkuyorum.
            Hasan  bir  yandan  yürür,  bir  yandan  soluk  soluğa  kıssalar  anlatır. Yöre  yöre  dolaşan  meddahlardan  duyduğu   ibreti-i alem  hikayelerdir  bunlar. Mutlu  masallar  anlatacak  kadar  gün  görmemiştir  daha.
            Zulmü  marifet  bellemiş  bir  hükümdarın  hikayesini  anlatır  kardeşine. Halkını  inim  inim  inleten  bu  hükümdar  kibri  karşısında  secde  etmeyen  bir  delikanlıyı  dar  ağacına  gönderir. İdam  günü  halkın  çevrelediği  bir  alanda  yağlı  urgan  boynuna  geçirilir  delikanlının. Cellat  son  hamleyi  yapmadan  önce  delikanlı  hükümdarın  gözlerinin  içine  bakar  ve  haykırır:
            “Senin  saltanatın  toprağın  altına  girinceye  kadar! Sen de  toprak  olacaksın  ve  benden  bir  farkın  olmayacak. Mezarına  tükürecekler  ey  zalim, benim  mezarıma  güller  getirecekler!”
            Hükümdar  öfkelenir  ve  delikanlı  küçük , ıssız  bir  adaya  defnedilir. Adaya  kimsenin  yaklaşmasına  izin  verilmez.  Gün  gelir , devran  döner  ve ölür  zalim. Halk  beddualarla  yürür  arkasında. Ahını  aldığı  her  bir  gariban  mezarına  tükürür. Issız  bir  adada  sonsuz  uykusunu  uyuyan  gencin  mezarında  ise  güller  biter  kendiliğinden. Bahar  gibi  kokar  ortalık, kuşlar, kelebekler  uçuşur. Toprağın  altında  da  olsa  adalet  yerini  bulur.
                                                        ********
            Rivayet  odur  ki   bağdaş  kurmuş  gibi  heybetle  bozkırı  bekleyen  büyük  bir  kayanın  ardından  karalar  içinde  eli  palalı, sırtı  oklu  bir  haydut  çıkar  karşılarına.  Palasını  boşlukta  savurup  neyi var neyi  yoksa  ister  Hasan’dan. Hasan  yekinir  elindeki  sopayla, sonra  duralar.  Mustafa’ya  bir  kötülük  gelmesinden  korkar.
            “Keçenin  içinde  ne  var!?”  diye  gürler  kara  suratlı, kara  giyimli  haydut.
Hasan  yalan  dolan  bilmez. Daha  bebeyken  atası  öğretmiştir  ona  dürüst  olmayı  ve  ölse  de  yalandan  yana  olmamayı.
“Kardeşim  var  “der  “Kardeşim  hasta.”
Keçeyi  indirip  ucunu  aralar  ve  yavaş  yavaş  yüzünden  hayat  çekilen  Mustafa’yı  gösterir.
“Çulsuz  yola  çıkılmaz. Ya  paranı  ver  ya  canını!”  diye  böğürür  haydut.
Hasan  yalan  dolan  bilmez,  göyneğinin  sol  tarafını  çekip  yırtar  ve  gizli  cebinden  çıkardığı  altın  sikkeyi  adama  fırlatır. Sikkeyi  almak  için  çamurun  içinde  debelenir  haydut  ve  toparlanıp  “Daha  başka  var mı?”  diyecekken  Hasan’ın  gözlerini  görür. Hasan’ın  gözlerinde  öfke  kıvılcımlanır,  yüzüne   susuz  bir  arslan  gelip  yerleşir.  Haydut  gerisin   geri  kaçıp  kayanın  ardında  kaybolur. 
                                                             ********
Ey  erenler,  parsın  ustalığı  sabrıdır. Hasan’la  Mustafa  bozkırın  ıssızlığında  yürürler  günler  boyu.  Rumeli’deki  her  çocuk  da sabrın  genlere  işleyen  hüneriyle  doğar.
Rivayet  odur  ki   kara  bulutların  toparlanıp  geceye  karıştığı, yağmurun  dinip   toprağın  buram  buram  koktuğu  ve  dahi  yıldızların  semaya  ipil  ipil  dağıldığı,  börtü  böceğin  yuvalarından  çıkıp  gece  kuşlarının   uzun  uzun  öterek  sabahı  beklediği  bir  vakit,  Hasan’ın  kucağında  son  nefesini  verir  Mustafa.
Hasan  gözlerini  koca  koca  açıp  titreyerek  sarsar  çocuğu. Ağlar, uğunur, göğsüne  basar  kardeşini  ve  öyle  bir  ağıt  tutturur ,  öyle  bir  feryad  eder  ki  fersah  fersah  öteden  ölümün  muştusunu  alır  pars.
Sabah  olup  da  gün   boylu  boyunca  düşünce  bozkıra; güneş  ağacın, kuşun, toprağın  etine  sıcacık  işleyince  ve  üveylikler  göğün  maviliğine  karışınca,  Hasan  ağlamaktan  şişmiş  gözleri  ve  kısılmış  sesiyle  ve  dahi  dermansız  dizleriyle  ağlayu  ağlayu  yola  düşer.
Bozkırın  uzayıp  uzayıp  da  dar  bir  geçitte  sonlandığı  bir  vakit,  kana  susamış  bir  öfkeyle  Hasan’ın  karşısına  çıkar  pars. Dişlerinin  arasında  kanlı  bir  sikke  vardır. Hasan’ın  hayduta  verdiği  sikkedir  bu. Hırıldaya  hırıldaya  yere  atar  sikkeyi. Kıvılcımlı  gözleriyle  dik  dik  bakar. Torbasında  cansız  yatan  Mustafa’yı  ister, bilir  Hasan  bunu.  Değneğini  kaldırıp  ilerler  parsa  doğru. Parsın  ustalığı  sabrıdır. Bekler  hayvan. Salyaları  damlar  toprağa, gözleri  alevlenir. Hasan:
-Ya  Allah! Deyu  elindeki  değnekle  koşturur  parsın  üzerine.

             Rivayet  odur  ki   Hasan’ın  koşup  da  parsın  saldırmak  için  anı  beklediği  vakit,  Anadolu dile  gelir  gümbür  gümbür. Yer  sallanıp  da  geçitin  her  bir  kenarındaki  kayalar  takır  takır  yerlerinden  oynar. Toprağın  altından, yerin  yedi  kat  dibinden  bir  homurtu  yükselir  semaya  doğru. Kuşlar  göğe  kanat  çırpar  çığlık  çığlığa. Cümle  hayvan  böğürür  acı  acı. Ayaklarının  altından  zemin  kayar  ve  düşer  Hasan.  Pars  kımıldamaya  fırsat  bulamaz  ve  kayalar  yığılır  üstüne.
            Davudi  bir  homurtuyla  sallanan  mekanın  öfkesi  diner  yavaş  yavaş. Can  derdiyle  yuvalarından  fırlayan  yılanlar  ve  de  böcekler  dolanı  dolanı  sakinleşir.  Havaya  demir  tozları  serpilmişçesine  gökyüzünde  bir  toparlanıp  bir  dağılan  kuşlar  ürke  ürke  geri  döner  tüneklerine.
            Hasan, Mustafa’sını  kucağına  almış  salınmaktadır. Başını  kaldırıp  semaya  bakar  derken, ellerini  açıp  şükreder  Mevla’ya. Sonra  kayaların  üzerinden  düşe  kalka  ilerler  geçitte.
            Kırılan  bir  dalın, kanadı  kırılan  bir  kuşun  bile  ahı  kalmaz  yerde. Gün  gelir, devran  döner, hak  yerini  bulur. Ezelden  beri  dönüp  duran  ilahi  düzen  hiçbir  hesabı  yarım  bırakmaz.  Kötülük  kötülüğü  bulur,  iyilik  iyiliğe  yoldaş  olur. Hakk’ın  adaleti  şaşmaz  hiç. Hasan’ın anasından, babasından  ve  dahi  atasından  kalma  bir  tek  sikkeye  el  koyan haydut, parsın  gazabından  kaçamamıştır. Mustafa’nın  kuş  kadar  vücuduna  niyetlenen  pars,  dile  gelen  dağın  taşın  hışmına  uğramıştır. Boyun  büken  bir  sap  gelinciğin, anasız  bırakılan  el  kadar  bir  ceylanın  bile  ahı  kalmaz  yerde. Gün  gelir, devran  döner , hak  yerini  bulur.
            Rivayet  odur  ki   Hasan  bozkırı  ardında  bırakıp  geçitten   geçer  geçmez  birden  bir  renk  cümbüşü  sarar  ortalığı. Yemişlerinin  bereketinden  dalları  sarkan  ağaçlar  vardır  orada. Yemyeşil  otlaklarda  rüzgarla  yarışan  yılkı  atları  koşturmaktadır,  rengarenk  kuşlar  uçuşmaktadır  gökte; gümüş  sırtlı  balıkların  çırpındığı  bir  ırmak  akmaktadır  salını  salını.
Hasan;  çiçeklere  dokuna  dokuna, türlü  kokulara, rayihalara  bulana  bulana  ilerler . Bir  yandan  da  ağlar  Mustafa  için. Eğilip  billur  sulardan  bir  yudum   içmez, dallardan  sarkan  yemişlerden  bir  tanecik  yemez. Çeşit  çeşit  hayvan  yanaşıp  yürür  yanı  sıra. Sincaplar, tavşanlar  koşturur. Kuşlar  uçuşur  yanı  başında. Önü   sıra  bir  ceylan  belirir  derken. Bakıp  bakıp  ilerler  Hasan’ın  az  ötesinde.
Rivayet  odur  ki   ceylan  seke  seke  gider  de  çiçeğe  kesmiş  bir  hanın  önünde  durur. Güllerle  bezeli  hanın  bahçesinde  bir  yiğit   belirir. Sakallarına  yeni  kır  düşmüştür  ve  de  gözleri  ağlayu  ağlayu  bakar. Koşup   sarılır  Hasan’a. “Hoş  geldiniz”  der. Delikanlı’nın  yüzünü,  gözünü  sıvazlar. Hasan  davranıp  öper  elini. Sonra  o  sızılı  yiğit,  Mustafa’yı  alır  Hasan’ın  sırtından; çocuğu   kucaklar, salınır  ilahi  deyu  deyu.
Hasan:
-Ağam! Der,  Yunus  Ağa’m, dergahına  geldik, gayrı  bırakma  bizi!

                                                                  SON-
                                     Murathan ÇARBOĞA


*2.Tuzla Ulusal Hikaye Yarışması Birincilik Ödülü (2017)