6 Ara 2016

SESLER

Sesler…
Uygarlığın  sonu  seslerle  geldi. Yaygın  inanışın  beklediği  gibi  İsrafil’in  üflediği  o  devasa  borunun,  Sur’un  çığlığıyla   değil, atmosferde  ahraz  bir  ölümsüzlükle  dolaşan  milyarlarca  yılın  biriktirdiği  sesler  nedeniyle  koptu  kıyamet. 
            Seslerin  ölümsüzlüğü  uzun  yıllardır  biliniyordu. Havaya  tutunan  her  ses  yok  olmuyor, başka  bir  frekansa  dönüşerek  var olmaya  devam  ediyordu. Bilim  adamları  soğuk  savaş  döneminde  istihbarat  amacıyla  atmosferde  başıboş  dolaşan  bu  sesleri  çözümlemek  için  uğraşmış, ama  elle  tutulur  bir  sonuca  ulaşılamamıştı.
            Oysa,  1989  yılında   Hindistanlı   genç  bir  bilim  adamı  atmosferde  dolaşan ve  mekana  sinen  frekansları  yeniden  sese  dönüştürmeyi  başardı. Ne  istihbarat  amacıyla,  ne de  bilimsel  bir  şöhret  için  yaptı  bunu. Henüz  bir  bebekken  kaybettiği  annesinin  sesini  duymak  için  gerçekleştirdi  icadını. Yoksul  bir  ailenin  çocuğuydu. Annesinin  ne  bir  resmi  vardı  ne  de  bir  ses  kaydı.
            Hindu  bilim  adamı  basit  bir  düzenekle  başardı  sesleri  dönüştürmeyi. Mekana  sinmiş, havada  asılı  kalmış  sesleri  yakalayıp  kasetlere  aktaran  bir  sistemdi  bu.  Annesinin  gelin  geldiği ve  hayata  gözlerini  yumduğu  evde  denedi  icadını. İlk  kaseti  dinlediğinde  duyduğu  şey  korkunç  bir  ses  karmaşası  ve  uğultuydu. Aylarca  uğraşıp  tek  tek  ayıkladı  sesleri  ve  sonunda  bir  ninni  kaldı  geriye. Annesinin  henüz  o  bebekken  söylediği  ninniydi  bu. Tekrar  tekrar  dinledi  kaseti,  ağladı,  ağladı… İkinci  kaseti  gereksiz  gürültülerden  arındırıp  dinlediğinde  ise  korkunç  bir  çöküntüye  uğradı…
            Genç  bilim  adamı  üç  gün  sonra  tavandan  sarkan  paslanmış  beşik  zincirine  kemerini  geçirip  intihar  etti. Açık  pencereden  giren  rüzgar  gencin  cesedini  usul  usul  sallıyor, boğazına  oturan  kemer,  zincire  sürten  noktadan  inlemeye  benzer  bir  ses  çıkarıyordu. Kasetçalarda   takılı  kalmış  bir  kaset   anlamsız  sesler  saçıyordu  etrafa. Kalbine  ağır  gelen  sırlarıyla  toprağın  bağrına  dönmeye  hazırdı  artık.
            Cenaze  merasiminden  sonra  eşyalarını  toparlayıp  evi  boşalttılar. Hindu  bilim  adamının  hiç  kimseye  bahsetmediği   icadı,  içi  kablolar  ve  devrelerle  dolu  bir  kutu  ve  eski  bir  kasetçalardan  ibaretti.
            Akrabaları  anlam  veremedikleri  bu  mekanizmayı  eskiciye  sattı. Bir  süre  yanında  dolaştıran  ve  ne  yapacağını  bilemeyen  eskici,  icadı  ikinci  el  elektronik  eşya  pazarlayan  bir  mağazaya  verdi. Mağazanın  deposunda  unutulup  yıllarca  bekledi  ses  makinesi.
            Yirmi yıl  sonra, neredeyse  boğaz  tokluğuna  mağazada  çalışan   genç  bir  makine  mühendisi  depoda  buldu  ses  makinesini. Günlerce  inceledi  ve  bu  mekanizmanın  ilkel  bir  ses  kaydedici  olduğuna  karar  verdi. Ses  makinesinin  tahtadan  muhafazasını  söktü  sonra. Tahta  bir  zemin  üzerinde  sarmal  bir  kalabalık  yapan  sisteme  baktı. Makinenin  tabanı  üst  üste  iki  katmandan  oluşuyordu.  Sabitleyici  tırnakları  gevşetip  birinci  katmanı  kaldırınca  sararmış  kağıtlardan  oluşan  notlar  çıktı  ortaya.
            Merak  içinde  okumaya  başladı  notları. Hindu  bilim  adamı  icadının  her  aşamasını  yazıya  geçirmiş, mekanizmayı  açıklayan  şemalar  çizmişti. Hemen  kağıtları  katlayıp  cebine  soktu  ve  parçaları  toparladı. Ses  makinesini  çok  uygun  bir  fiyata  satın aldı  patronundan.
            Evine  gitti  ve  günlerce  kapandı  odasına. Notlardan  yola  çıkarak  makineyi  çalıştırdı. Geçmişin  sesleri  bir  bir  çıkıyordu  ortaya…
            Makine  mühendisi  genç,  Amerika’nın  en  gözde  üniversitelerinden  birine  ileti  gönderdi  vakit  kaybetmeden. Ses  makinesinden  kendi  tasarısı  olarak  söz  etmiş, bilimsel  çalışmaları  için  üniversiteden  destek  istemişti. Bir  süre  sonra master  öğrencisi  olarak  Amerika’ya  gitti.
            Üniversite  yönetiminin  kararıyla  proje  büyük  bir  gizlilik  içinde  yürütüldü. Ses  makinesinin  ilkel  düzeneği  elektronik ortama  aktarıldı. Başında  Hindu  mühendisin  bulunduğu  proje  ekibi  ses  makinesinin  gelişimi  için  yıllarca  uğraştı. Gelinen  son  aşamada  sesin  de  olanaklarını  aşıp  görüntü  veren  bir  uygulamaya  dönüştü  icat. Hücrelerin  deviniminden  başlayarak  kalbin  atışına  kadar  canlılığın  belirtisi  olan  duyulur  duyulmaz  her  ses; doğanın, dağın, taşın  yaydığı  sesler  yakalanarak  cisimleştirildi  ve görüntüye  dönüştürüldü.
Geçmişte  yaşanmış  her  zaman  dilimi  seslerin  resimlediği  bir  animasyon  olarak  izlenebiliyordu. Üstelik  icat, cep  telefonlarına  da  yüklenebilen  sıradan  bir  uygulamaydı  artık.
            Bu  aşamadan  sonra  birçok  olumsuzluk  ortaya  çıktı. Uygulamayı  kendi  hayatlarında  deneyen  proje  üyeleri  büyük  sorunlar  yaşamaya  başladı. Kimi  eşinden  ayrıldı, kimi  en  sevdiği  dostlarını  öldürme  noktasına  geldi.
            Seslerden  yola  çıkarak  görüntüye  evrilen  ve  mükemmel  sonuçlar  veren  icadını,  profesörlerin  uyarılarına  rağmen  piyasaya  sürmeye  karar  verdi  Hindu  makine  mühendisi. İsteyen  herkes  belli  bir  bedel  karşılığında  cep  telefonuna  bu  uygulamayı  indirebilecekti. Uygulamanın  tüm  sakıncaları  satış  sözleşmesinde  yazılıydı, fakat  her  zamanki  gibi  kimse tarafından  okunmayacaktı. Başlarda,  tahminlerden  yola  çıkarak  geçmişi  yorumlayan  bir  tür  tersine  fal  zannetti  insanlar  uygulamayı; fakat  zamanla  işin  ciddiyeti  su  yüzüne  çıktı.
            Yaşanılan  hayal  kırıklıklarının  ardından  herkes  sevdiğinden,  ailesinden  gizli  indirmeye  başladı  uygulamayı. Kısa  sürede  tüm  dünyaya  yayıldı  bu  salgın. Geçmişi  ve  bilinmeyeni  öğrenme  arzusu  ateşli  bir  hastalık  gibi  insandan  insana  atlıyordu.
            Oysa  insan, biraz da görmedikleri  ve  bilmedikleri  kadar  huzurluydu.
            Bir  süre  sonra  asayiş  olaylarında  artış olmaya  başladı. Dostlar, kardeşler, sevgililer  birbirine  girdi. Derken, yaralamayla  ve  cinayetle  sonuçlanan  olayların  oranında  korkunç  bir yükseliş  baş  gösterdi.  Dünyanın  teknolojiyle  tanışmış  her  noktası  bu  karmaşaya  teslim oldu.
            Çok  geçmeden  olağanüstü  gündemle  toplanan  Birleşmiş  Milletlerin kararıyla uygulamanın  kullanılması  yasaklandı. Elektronik  ortamdaki  diğer  tüm  uygulamalar  sıkı  bir  denetimden  geçirildi  ve  güncellendi.
            Profesör  unvanına   kavuşan  ve  devasa  bir  servete  sahip  olan  Hindu  makine  mühendisi,  icadının  olumsuz  sonuçları  nedeniyle  uluslararası  mahkemeye  çıkarıldı.



            “Benim  şahsımda  tüm  insanlığın  ahlak  anlayışını  yargılıyorsunuz  aslında”  diyordu  yaptığı  savunmada. “Kendi  gerçeğinizden  kaçıyorsunuz. Yalnızca  gördüklerinizle  ve  duyduklarınızla  mutlu  olmaya  çalışıyorsunuz. Yalanların, iftiraların, dedikoduların  ve  ihanetlerin  suçlusunu  arıyorsunuz. Oysa  hayat  sizin  görmek  istediklerinizden  ve  hoş  terennümlerden  ibaret  değil. Herkes  suçlu!.. Hepimiz  bir  başkasının  karanlık  gölgesiyiz. Hepimiz  küçük  hesapların  peşinde  bir  başkasının  ardından  iş  çevirecek  kadar  kurnazız.
            Üç  maymunu  oynayarak  duymadım, bilmedim  ve  görmedim  mantığı  üzerine  kurmuşuz  gerçeğimizi. Karanlık  geçmişimizle  yüzleşemiyoruz. Kendi  gerçeğimizden  kaçıyoruz. Oysa  sırtımızda  katmerlenen  kirli  yük, buna  hiçbir  zaman  izin  vermeyecek!.. ”
            İcat  sayesinde  genç  bir  avukatla  fingirdeştiği  ortaya  çıkan  göbekli  yargıç  ve  bir  şekilde  kirli  çamaşırları  ortaya  dökülen  kurul  üyeleri  oybirliğiyle  suçlu  buldu  Hindu  profesörü. İskoçya  açıklarındaki  bir  adanın  sarp  kayalıkları  üzerinde  yükselen  bir  şatoya  kapattılar  onu.
            Uygulamanın   gazabına  uğramış  herkes  hafızaların  temizlendiğine  inanarak  unutuşu  tercih  etti. Hiçbir  olumsuzluk  yaşanmamış  gibi  geri  döndüler  eski  hayatlarına. Zaman  en  iyi  ilaçtı; ama  her  dönem  zamana  başkaldıran  Don  Kişotlar  da  vardı. Kurulu  düzene,  samimiyetsizliğe, sömürüye  ve  riyakarlığa  tahammül  edemeyen  hackerlar  uygulamayı  virüs  kimliğinde  yeniden  canlandırdılar  bir  süre  sonra.
İnsan  gerçeğinden  kaçamıyordu. Çok  geçmeden  yine  karıştı  ortalık. Virüsün  servis  ettiği  görüntüler  kitleleri  karşı  karşıya  getirdi. Hasım  olan  ülkeler,  görsel  medyadan  birbirlerinin  tarihlerini  ve  inançlarını  yalanlayan  görüntüler  vermeye  başladılar.


 Ölümcül  darbe  inanç  noktasında  oldu. İnsanlar  yüzlerce  yıldır  bildikleri  doğruların  çoğunun  bir  palavradan  ibaret  olduğunu  görünce  korkunç  bir  yıkıma  uğradılar. Hasımlarına  inanmayanlar  virüsün  yeniden  canlandırdığı  uygulamayı  kullanarak  sağlamasını  yaptılar  iftira  farz etikleri  bu  görüntülerin. Aynı  sonuçla  karşılaşınca  büyük  bir  boşluğa  düştüler.  Bu  her  şeyi  silip  süpüren  duygu,  bir  süre  sonra  kine  ve  öfkeye  dönüştü.
Az  gelişmiş  ülkeler  birbirine  girdi  önce. Sömürü  kaynaklarını  tüketen, küresel  dengeleri  ve  çıkarları alt  üst  eden  bu  hengamenin  büyüsüne  blok  halinde  büyük  ülkeler  de  dahil  oldu.
Tarihlerini, inançlarını  ve  insana  olan  güvenlerini  kaybeden  ülkeler  kitlesel  bir  deliliğin  dürtüsüyle  korkunç  silahlarla  birbirlerine  saldırdılar. Her  şeye  rağmen  özünde  umudu  barındıran  hayat, nükleer silahların  devreye  girmesiyle  bir  çırpıda  direncini  yitirdi... .  .   .    .    .     .        .          .           .            .             .                .                                               


                                   *********************

Denizin  katrana  benzeyen  kara  bir  kütle  halinde  kıyılarda  çırpındığı  bir  gün. Zamanın  anlamını  yitirdiği  o  büyük  yıkımdan  kim  bilir   kaç  yıl  sonra;  kirli,  gri  gökyüzünde  bir  top  ışık  parladı. Güneş  havaya  asılı  ağır  katmandan  sıyrılıp  ışıklarını  saldı  yeryüzüne. Küle  kesmiş  toprağa  işledi  bereketli  sıcaklık. Bulanık  bulanık  kaynayan  pınarlara  ışık  düşer  düşmez  berrak  bir  ürperme  yayıldı  suya.
Kavrulmuş  ağaçlar,  yaşama  sarılan  kör  inatlarının  mükafatını  gördüler  nihayet. Korkunç  bir  uğultudan  ibaret  olan  ve  toprağı  deli  bir  hırsla  savuran  rüzgar  dindi  o  gün. Kararmış  toprağın  altında  kımıl  kımıl  bir  devinim  peydah  oldu. Böcekler  ışığın  şaşkınlığıyla  dışarıya  attılar  kendilerini.  Doru  bir  yılkı  atı,  yemyeşil  çayırların  özlemiyle  dolu  dizgin  koştu  ovaların  ve  ırmakların  iskeletleri  üzerinde.


Uzaklarda  bir  yerlerde  saklı  bir  kuş  öttü  sevinci  anımsatan  tınılarla  ve  derken, devasa  kayaların  karnına  açılmış  küçük  bir  mağaradan  o  ses  duyuldu  yine. Yıllar  sonra,  ilk  defa:
İnsan  sesi…
Yeni  doğmuş  bir  bebek, hayata  sarılmanın  inancını   tüm  gücüyle  haykırıyordu  dünyaya…
Uygarlığın  ilk  adımı  seslerle  geldi.
Sesler…

                                                   -SON-
                                                                                       Murathan  ÇARBOĞA


            

16 Kas 2016

UNUTUŞ ALDANMAKTIR

                                     “Ben  seni  çoktan  unuttum;
                                      Sen  de  unuttun  mu, dön geri bak.”
                                                            Cahit KÜLEBİ
                

          Güz, kurumuş  bir  çiçek  gibi
            Saçlarında  duruyor  hâlâ.
            Kalbimden  çığlık  çığlığa
            Uçuşan  kuşları  hatırla.

            Gençliğim şimdi  bir  hayal  kadar  uzak,
            Hangi  mevsimde  kaldı  aşk?
            Dön  geri  bak.

            Rüzgarı  giyindim, yağmura  sarıldım,
            Taşlanmış  kıssalardan  geçtim
            Yetim  bir  aşkla.

            Çöllerde  kaybettim  şaşkın  zamanı.
            Gözyaşlarımdan  kardığım  âsâ
            Aktı,  kumların  kadim  susuzluğuna.

           
            Kalbim, unutulmuş  bir  nar  gibi
            Dalında   kuruyor  hâlâ.
            Sesimden  sözcük  sözcük
            Dökülen  gülleri  hatırla.

            Sevincim şimdi  bir  serap  kadar  uzak,
            Hangi bahçede soldu aşk?
            Dön geri bak.

            Dağlara  dayandım, suyu  çağırdım,
            Yalçın  kayalıkları  deldim
            Yaralı  bir  âhla.

            Semada  kaybettim  simurgun  sabrını.
            Güllerden  sardığım  yara
            Kondu,  kalbimin  kara  otağına.

            Keder, bir nefeslik  kelebek  gibi
            Avcunda  titriyor  hâlâ.
            Şiirimi  uğrun  uğrun
            Terk  eden  ümidi  hatırla.

            Vuslat  şimdi  bir  umman  kadar  uzak,
            Hangi  suya  düştü  aşk,
            Dön  geri  bak.
           
           
            İhaneti  tanıdım, kuyulara bağırdım,
            Yakup’un  gözlerinden  baktım 
            Hasretin  karanlığına.

            Dağılmış  bahçelerde  okudum  son  divânı.
            Güzden  sökülen  elifba
            Küle  kesti  aşkın  ve  şiirin  yokluğunda.

            Sen  beni  çoktan  unuttun;
            Unutuş  aldanmaktır,  dön  geri  bak.

                                                  MURATHAN  ÇARBOĞA

*Temren Şiir ve Yazın Dergisi- Sayı:14
           


29 Eyl 2016

SUSMANIN EŞİĞİNDE HAİKU



-I-
paslı  tulumba
apartman  boşluğunda-
yaşlı  bir  karga.




-II-
yalnız  bir  köpek
denize  giden  yolda-
imbat  esecek.






-III-
akşam  bahçede-
ishak  kuşu  seslenir
çocuğa  yine.



-IV-
deniz  feneri-
çocuk  birden  haykırdı:
tanrı  orada!




  

-V-
güz  kabukları
topluyor  kız  çocuğu-
nar  uğultusu…





-VI-
kadın  mutfakta
kalbini  süpürüyor-
bahar  kapıda.



-VII-
ıssız  bahçede
eşeleniyor  rüzgar-
     nar:  güz  çığlığı…




-VIII-
bahçede öten
son  ağustos  böceği-
kuşlar  da  gitti.






-IX-
eşikte  durup
akşama  bakan   annem-
ateş  böceği…




-X-
çocuk  bir  sabah
bahçede  buldu  göğü-
çağla  zamanı.





-XI-
ahraz   bir  telaş
tahta  sandalyelerde-
yaz   ve  sinema.





-XII-
ikindi  vakti-
boş  avluya  kuş  serpen
yaşlı  bir  kadın.






-XIII-
bahçede  kova
unutulmuş  bir  dua-
yağmur  yağınca..




-XIV-
mum  ışığında,
çocuk  tarar  saçını-
yağmur  dışarda.






-XV-
tarçın  ağacı-
dinmeyen  bir  akşamdır
özleyen  çocuk.




-XVI-
akşam  ve  çocuk-
ağacın  şarkısı  bu:
kanma  yazgına.




 MURATHAN ÇARBOĞA


KATARSİS-2010