23 May 2017

GÜNEŞ YENİDEN DOĞAR ELBET


                        

            Karanlık  dağılır,
            Güneş  yeniden  doğar  elbet.
            Umuda  vurur  sabahın  şavkı,
            Huzuru  azık  edip  işe  gider  babalar.
            Kadınlar,
Kadınlarımız  elleriyle  su  verir 
Hayatın  ışıyan  çeliğine.

Zalimin  zulmü  bir  ömürlük  saltanat,
Göverir  adalet  toprağın  altına  girince.

Karanlık  dağılır,
Güneş  yeniden  doğar  elbet,
Toprağa  işler  çocukların  inancı.
Çocuklar, zamanından  önce  büyüyen
Emekçi  çocuklar…
Çocuklar, bir  somun  ekmeğin  düşüyle
Vurulan  çocuklar…

Zalimin  zulmü  bir  ömürlük  saltanat,
Göverir  adalet  toprağın  altına  girince.


Karanlık  dağılır,
Güneş  yeniden  doğar  elbet,
Yan yana  yeniden  mayalarız  hayatı,
Dürüst  ve  emekçi  ellerimizle.
Aşkın  ve  huzurun, barışın  ve  mutluluğun
Harmanıyla  gelir  bahar.

Zalimin  zulmü  bir  ömürlük  saltanat,
Göverir  adalet  toprağın  altına  girince.

            Karanlık  dağılır,
            Güneş  yeniden  doğar  elbet.
            Cemre  düşer,  tohum  çatlar.
            Işır  bebelerin  domur  domur  gözleri,
            Koca  nineler  gümüş  beliklerini  açar,
            Halaya  durur  dal  gibi  delikanlılar.
            Bereket  çağıldar  ırmaklarımızda.

Zalimin  zulmü  bir  ömürlük  saltanat,
Göverir  adalet  toprağın  altına  girince.



Karanlık  dağılır,
Güneş  yeniden  doğar  elbet,
Zulme  başkaldırır  oğullarımız
Gözlerimize  çekilen  mil  üzre.
Küheylan  rüzgar  gibi  akar,
Köroğlu  ünler  zamanın  gerisinden.
Kızlarımız  umuda  dair  türküler  çağırır.

Zalimin  zulmü  bir  ömürlük  saltanat,
Göverir  adalet  toprağın  altına  girince.


Karanlık  dağılır,
Güneş  yeniden  doğar  elbet,
            Menevişlenir  kadim  Anadolu,
            Turnalar  göğe  sefer  eyler.
            Buğday  sığmaz  olur  başaklara,
            Deniz  gümüş  balıklarla kaynar.
            “Mümkünümüz  yok”  der  şarkılarımız
            “Mümkünümüz yok mutluluktan  başka!

Kalbimizde çiçeğe  durdukça  hayat,
Sevdamız  umuda, ekmeğe  ve  aşka…”

                                   MURATHAN  ÇARBOĞA


22 May 2017

DENİZİN İKİ UCU

                                                   “Gözlerinin  içine  baktım  günlerce
                                                              deniz  mağaralarında,
                                                              tanımadım  seni
                                                               tanımadın  beni.”
                                                                 Yorgo  SEFERİS
                                                                 
Anadolu, güzel  başını  suya  eğen  doru  bir  at  gibi  uzanır  denize. Asya’dan  rüzgar  misali gelmiş  de  soluk  soluğa  Akdeniz’e  karşı  savurmuştur  yelelerini. Bu  kadim  toprak,  medeniyetlerin  dört  bir  yandan   uğrun  uğrun  ağıp  da  harman  olduğu  yerdir. Homeros’un  davudi  sesi  yankılanır  hâlâ  Eğe  kıyılarında. Karac’oğlan’ın  türküleri   zemheride  “Tozar  Elif  Elif  diye”.  Baharın, “Yayla  çiçeği  kokuşlu”  bir  ezgi  sarar  ortalığı. Koca  Yunus  bozkırda  açan  sarı  bir  çiçektir. Salınır  burcu   burcu, salınır  aşkın  esrikliğiyle. Deli  bir  koşu  tutturup  da  zamanla  yarışan  yılkı  atlarına  karışır  Küheylan. Bir  rüzgar  gibi  geçer  ovalardan  Köroğlu  hâlâ.    Sevdalar  türküye  keser   Anadolu’da,  cenkler  toprağa  diz  vurur  efeler  gibi. Gün  olur,  acıdan  ahraza  dönmüş  nineler  uğunur  yaprak  dökmüş  ağaçlar  misali.  Anadolu,  güzel  başını  suya  eğen  doru  bir  at  gibi  uzanır  denize. Asya’dan  dolu  dizgin  gelmiş  ve  bu  kıyılarda  büyütmüştür  söylemini.                                                                                                  
                                                                       ***
-Birinci  Rivayet: AMANOS-
                Akdeniz  hırçındır  bu  kıyılarda. Amanos  dağları  denizi  süpürerek  güneye  iner  ve  dayanır  suya. Dalgaların  hıncıyla  bıçak  gibi  bilenen  kayalar   deryanın  etine  saplanır. Derken,  altın  kumlarını  saça  saça  devasa  bir  kumsal  uzanır  güneydoğuya  doğru. Sahil  boylu  boyunca, Suriye  sınırını  amansız  uçurumlarla  denize  indiren  Keldağ’a  kadar  uzanır. Büyük,  derin  bir  boğazdır  iki  dağın   arasındaki  bu  boşluk. Bitmek  bilmeyen  bir  inatla  deli  bir  rüzgar  hücum  eder  içerilere  doğru. Deniz, hırsını  dalgalara  vurup  saldırır. Kıyıyı  aşıp  Amik  ovasına  kadar  akmak  ister  sanki. Portakal  bahçelerinin, evlerin,  maydanoz  tarlalarının  üstünde  kıvrıla  kıvrıla  ilerleyerek  kadim  aşkı  Antakya’ya  ulaşma  düşlerini  büyütür  homurtularla.
            Asi  Nehri, tarifsiz  acılara,  yıkımlara  şahit  olmanın  yasıyla  denize  koşar. Kollarında  boğulmuş  çocukların  şaşkınlığını  büyüterek  dökülür  deryaya. Derinliklerinde  kadim  dillerin  ağıtları  yosunlanır, suya  fısıldanan  sırların  tortusu  ahraz  bir  uğunmayla  kıyıya  vurur.
            Portakal  bahçelerine  dağılmış  bir  kasaba  vardır  denizin   gerisinde. İnsanları  Arapça  konuşur, ama  ölü  bir  dili  arar  mimikleri. Kumral,  renkli  gözlüdür  kasabanın  insanı. Yaşlılarının  yüzünde  kaybolmuş  uygarlıkların  kemik  yapıları  şekillenir.  Denize  sevdalı  bir  uygarlık,  kim  bilir  hangi  acının,  hangi  felaketin  dehşetiyle  dilini,  hafızasını   kaybetmiş  de  Arapçaya  sarılmıştır, bilinmez.
            Oysa, Ortadoğu’nun  her  daim  karanlık  ikliminden  uzaktır  hayat  anlayışları. İnsanca,  çağdaş  bir  yaşamı  savunur  hepsi. Geriliğe, kine,  nefrete  kalplerinde  yer  yoktur.
            Her  gün  denizle  amansız  bir  cenge  girişir  kasabanın  balıkçıları. Akdeniz  kudurur  bu  kıyılarda. Kimi  zaman  korkunç  uğultularla  kayalara  saldırır  rüzgar, gök  kararır  ve  yere  iner. Dalgalar  şahlanır;  iniltiye  benzer  sesler  yükselir  derinliklerden,  sonra  birden  kükremeye  döner  dalgaların  öfkesi. Deniz  köpüklenir, Poseidon  ak  saçlarını,  ak  sakallarını  savura  savura  su  yüzüne  çıkar  sanki. Rüzgar  homurtularını  çarpar  çömeldikleri  yerde  donup  kalan  portakal  ağaçlarına.
            Yönünü,  yolunu  yitirir  balıkçı  tekneleri. Kırk  yıllık  denizci  olsan  nafile. Göz  gözü  görmez  olur. Deniz   nereye  uzanır,  kıyı  nerede  kalır  bilinmez. İşte  böyle  zamanlarda  karanlığın  içine  çepeçevre  bakar  balıkçılar. Suya  düşmüş  bir  ceviz  kabuğu  gibi  çırpınan  teknelerine  yapışıp, tuzlu  suyla  kavrulmuş  gözlerini  ara  ara  açarak  tararlar  karanlığı.
            Derken, uzakta,  sanki   göğün  orta  yerinde  bir  top  alev  harlanır. Rüzgarda  savrulur,  bir  ejderha  dili  gibi karanlığa  saldırır  yalımlar. İşte  o  zaman  haykırır  ilk  gören  denizci:
 “Sitte  Eysel! Heda  nar  sitte  Eysel!”*
            Bir  deniz  feneri  gibi  ışır  Eysel  Ana’nın  yaktığı  ateş  ve  balıkçılar  kıyıya  yönelir.

* “Eysel  Ana! Eysel  Ana’nın  ateşi  bu!”
Eysel  Ana,  Amanos’un  kıyıya  döktüğü  dev  kayaların  üzerinde  yakmıştır  ateşini. Rüzgarın  milyonlarca  yıllık  sabrıyla  oyduğu  küçük  bir  mağaradır  onun  mekanı.
            Her  akşam,  mağaranın  ağzında  büyük  bir  ateş  yakar  Eysel  Ana. Portakal  ağaçları  arasında  kaybolmuş  küçük  barakasından  çıkıp  antik  bir  patikada  ilerler  ve  kayalıklara  tırmanır  döne  döne.  Mağara  çalı  çırpıyla, odunla  doludur.  Eysel  Ana  sırtında  taşımıştır  hepsini. Bitmek  bilmeyen  bir  enerjiyle,  bitmek  bilmeyen  bir  inatla  çalışır.
            Yaktığı  ateşin  önünde  dikilir  denize  adanmış  bir  yontu  gibi. Beyaza  kesmiş  kumral  saçları  omuzlarına  dökülür. Mavi  gözleri  ışığa  keser  zamanın   çizgilediği  yüzünde. Kara  entarisi  uçuşur  imbatla. İnce,  uzun  bedeni  salınır  usul  usul  acının  dehşetiyle. Uzaklara  bakar  gece  boyunca.  Kimi  zaman  koca  koca  yıldızların  altında  yakamozlanan,  kimi  zaman   fırtınalar  içinde  çıldıran  denizi  gözler. 
            Ali’yi  bekler  Eysel  Ana. Oğlunu,  kasabanın  en  gözü  kara  balıkçısını. Yıllardır  inatla  bekler. Ali’nin  yolu  ışısın  diye  yakar  ateşi. Karanlığa  gömülmüş  deniz,  dipsiz, yönsüz  bir  uçurumdur  çünkü.
 Koca  Akdeniz  geri  verir  Amanos’un  çocuklarını. Suda  kaybolan  yiğitler   çok  geçmeden  kıyıya  vurur. Yitip  gitmemiştir  hiçbiri.  Yıllar  önce  Ali’nin  babasını  da  amansız  bir  fırtına  sonrası  geri   vermiştir  derya. Gençliğinin  en  güzel  çağında  can  vermiştir  Eysel  Ana’nın  kocası. Kumlara  karışmıştır  saçları, yüzünde  buruk  bir  gülümseme  donup  kalmıştır. Toprakla  belenmiş  çocukları  toprağa  sunar  Akdeniz. Oysa,  bunca  zamandır  bir  iz  yoktur  Ali’den.  Oğlunun  yaşadığına  inanır   Eysel  Ana.
Son  seferinden  önce  ateşler  içinde  yatıp, bilinmeyen  bir  dilde  sayıklamıştır  Ali. Anası  ıslak  bezlerle  ateşini  söndürmeye  çalışmış, ama  bir  türlü  oğlunun  sayıklamalarını  dindirememiştir. Ali  gözlerini  açıp  uzaklara  bakarak, ellerini  uzatmış. Kim bilir  hangi  zamanın  koyağından  devşirdiği  arkaik  bir  ağıtı  dillendirmiştir  sabaha  kadar. Kalbini  tutmuştur  ağlayarak.
Eysel  Ana  yorgunluktan  sabaha  karşı  uykuya  yenik  düşmüş, uyandığında  Ali’yi  yatağında  bulamamıştır. Denize  koşmuştur  yalın  ayak.  Bağırmıştır  bütün  gücüyle:
 “Letruh  ya  Ali! Mefili  heda  ğeyrek!”**
**“Gitme  Ali. Senden  başka  kimsem  yok!”
 Ali, hüzünlü  şarkılar  mırıldanarak  çoktan  açılmıştır  denize. Sabahın  durgunluğuyla  salınan  Akdeniz  birden  kabarmış, rüzgar  deli  bir hırsla  suya  inip  ortalığı  karıştırmıştır. Sarı  saçlarını  savuran  Ali’nin  şarkısı  duyulmaz  olmuş  ve  teknesi  gözden  kaybolmuştur.
Günlerce  sahilde  oğlunu  beklemiştir  Eysel  Ana. Sarı  saçları  kumlara  karışmış  ölüler  kusmuştur  Akdeniz, ama  Ali  geri  dönmemiştir.  Ucu  bucağı  görünmeyen  kumsalda  yürümüştür  dizlerinde  derman  kalmayıncaya  kadar. Geceleri  kıyıya  akın  eden  deniz  kaplumbağaları  arasında  beklemiştir.
Denizin  durulup  da  ay  ışığı  altında  yaldızlandığı  bir  gece  Ali’nin  mırıldandığı  şarkıyı  duymuştur. Kalbe  dokunan, yunmuş, arınmış  bir  ses  dillendirmiştir  şarkıyı: Yakamozların  içinde  batıp  çıkan  bir  genç  kız…
Anlamıştır  o  an. Denize  koşmuştur, ama  nafile. Kahkahalarla  akıp  gitmiştir  kız. Aliş’i  bir  denizkızına  sevdalanmıştır…
Akdeniz’e  karışmıştır  Ali. O, denizin  çocuğudur  artık.
Kimse  inanmamıştır  Eysel  Ana’ya,  çünkü  acıdan  çıldırmak, denize  sevdiklerini  kurban  vermiş  kadınların  kaderidir. Ali’den  umudunu  kesmiştir  herkes,  ama  umuduna  sarılmış  bir  anaya  saygı  duymak  geleneklerinin  bir  gereğidir.
O  günden  sonra, gün  gelir  de  döner  umuduyla  her  akşam  ateş  yakmıştır  Eysel  Ana. Ali’nin  yolu  ışısın  diye  ışık  olmuştur  ona. Umudu  diri  tutan  bu  ateş  sayesinde  nice  genç  denize  gömülüp  gitmekten  kurtulmuştur. Sağ  salim  dönen  gençler  dualarla  kutsamıştır  Eysel  Ana’yı.
                                *******************

-İkinci  rivayet: KELDAĞ-
İki  dağ,  birbirlerinden  çok  uzakta, denize  sevdalanmış  iki  pars  gibi  iner  suya. Amanos’un  denize  indiği  noktada  Eysel  Ana’nın  ateşi  harlanır, uzakları  dinleyen  bir  parsın  alevden  gözü  gibi  çakar  ateş. Güneydoğuya  akan  kıyının  bittiği  noktada  Keldağ  yükselir  krom  bir  çığlık  gibi. Etekleri  denize  gömülür, ötesi  bir  başka  ülkedir.
Keldağ’ın  tepesinde  Denizgören  köyü  vardır. Yetiştirdiği  tekelerle  ünlü  bir  Türk  köyüdür. Boylu  boyunca  Akdeniz’e  bakar  köy. Keldağ,  köyün  hizasında  denize  inip  suyu  kucaklamak  istercesine  iki  yandan  kayalarını  uzatarak  bir  koy  oluşturur  aşağıda. Burada  su  dingindir. Köylüler  tekeleriyle  birlikte  zorlu  bir  patikadan  denize  iner  her  gün. Denizin  soluk  alıp  verdiği, büyülü  renklerin  yanıp  yanıp  söndüğü  mağaralar  vardır  dağın  altında.  Köylüler  balık  avlarken  tekeler  bu  mağaralarda  dolanır. Bereketli  bir  koydur  burası. Su  balık  kaynar. Kimi  zaman  fok  kahkahaları  yankılanır  koyda.                 Deniz  kaplumbağaları  mağaralardaki  küçük   kumsallarda  debelenir. Bazı  mağaraların  girişi  insanın  ulaşamayacağı  derinliklerdedir. Bakir, gizemli  bir  hayat  hüküm  sürer  orada.
Köylüler  torbalarını  alacanlı  balıklarla  doldurup  tekelerini  sürerek  patikaya  tırmanırlar. Saatlerce  süren  bir  tırmanıştır  bu. Onlar  uzaklaşınca,  su  kıpırdar,  kaynaşır  alttan  alta…
Denizin  kudurduğu  zamanlar  kara  bir  bulut  peydah  olur  gökte. Alçalır, Denizgören’in  hizasından  başlayıp  ufka  kadar  uzanır. Kara  bulut, çakan  şimşeklerin  öfkesiyle  ara  ara  aydınlanır,  sonra  koyu  bir  karanlığa  bürünür  aşağısı. Oysa  köyün  üstünde  koca  koca  yıldızlar  ipilder. İşte  böyle  zamanlarda  uzaktan  uzağa  korkunç  sesler  yükselir  mağaralardan. Acıdan  aklını  yitirmiş  bir  kadın  haykırır  sanki. Gün  yüzüne  çıkmamış  deniz  yaratıkları  derin  derin  soluk  alıp  verir. Fısıltılar, hıçkırıklar  duyulur.
Köy  sessizliğe  bürünüp  tabiatı  dinler. İhtiyarlar  cigaralarını  sarıp  uzaklara  bakarak  deniz  hikayeleri   anlatır. Sarı  saçları  bellerine  dökülen  deniz  kızlarına  dair  hikayelerdir  bunlar. Kimi,  yukarıdaki  Allah  şahittir,  diyerek  gördüklerini  anlatır. İnsan  nefesinin  yetmeyeceği  derinliklerde  ışık  ışık  yanan  mağaralardan  bahseder.  Neşeli  şarkılar  yankılanır  bu  mağaralarda, güzelliği  dehşete  dönüştüren  genç  kızlar  kaynaşır. İnsan  bir  görmeye  görsün  çarpılır,  aklını  oynatıp  kavuşmaktan  ya da  ölmekten  başka   derdine  bir  çare  bulamaz.
Köy  var  olduğundan  beri  sayısız  genç  uçurumların  kıyısından  kendini  denize  atmıştır. Ölüsü  bile  bulunamamıştır  bu  yiğitlerin. Koy,  dipsiz  bir   kuyu  gibi  yutar  canları. Koca  Akdeniz,  Keldağ’ın  çocuklarını  geri  vermez.
Göğün  yıldızlarla  ve  ay  ışığıyla  aydınlandığı  gecelerde   Keldağ’ın  denize  girdiği  yerden  şarkılar,  ağız  dolusu  kahkahalar  duyulur  usul  usul.  Fısıltılarla  konuşur  birileri, biteviye  konuşur. Analar,  “rüzgar”  der  çocuklarına. “Rüzgar  mağaralarda  döner  durur  da  ondan”  der. Onlar  da  ana  babalarından  öyle  duymuştur.
Kimi  zaman  aşk  dolu  şarkılar  söyleyerek  ağlar  birileri. Meçhul  bir  dilin  sözcüklerini  haykırır.
                                              ***
Eysel  Ana, yaktığı  ateşin  başında  denize  adanmış  bir  yontu  gibi  bekler  geceler  boyu. Kara  entarisi  akşama  karışır,  beyaza  kesmiş  saçları  yakamozlanır. Ali’ye  ışık  olmak  için  bir  deniz  feneri  gibi  ışır,  harlanır  ateş . Eysel  Ana   bekler  biteviye,  umutla  bekler…
Oysa,  yosunlara  karışmıştır  Ali’nin  sarı  saçları.  Denizgören’in  sevdalı  gençleriyle  yan  yana  yatmaktadır  başka  bir  alemin  sonsuzluğunda. O  artık,  Keldağ’ın  dibindeki  keşfedilmemiş  mağaralarda  uğuldayan   hüzünlü  bir  aşk  şarkısıdır…
                                                 -SON-
                                                   
Murathan ÇARBOĞA
             2015

                                



5 May 2017

DİLEMMA*

Ey,ömrün en güzel türküsü aldanış!”
                                                                                               Ahmet Muhip DRANAS

           

Ah aldanış,
Gerçeğin eşiğine yığılan sevgili,
Mâzîden bakakalan dilemma.

Ahraz  bir rüyâdan
Doğmuş ikizim,
Güz  bahçelerinden 
Ve akşamdan.

Kandillerin diliyle konuşur annem,
Çözülür  huzûrun   ipeği
Unutulmuş masallardan.

Avuçlarımda kıvranır
Ateş böceklerinin son nefesi.
Keder, çatlayan bir nar misali
Kalbime dağılır.

Annem, sözcük  sözcük  dökülen
Bir güz ağacıdır.



Ah aldanış,
Rûhumda uğuldayan kesik,
Sesimden kanayan dilemma.

Terk edilmiş evlerden
Doğmuş ikizim,
            Kör kuyulardan
Ve amansız çöllerden.

            Yakup’un gözyaşıyla seslenir annem,
            Çözülür kuyuların dili
            Yûsuf’un  güzelliğinden.

            Kalbimde kırılır
            Ümîdin marazlı kelebekleri.
            Huzûr, yaralı bir kayık misâli
            Göğsümde çırpınır.

            Annem, kanadıkça bez bağlanan
            Bir adak ağacıdır.



Ah aldanış,
Rüyâlarda kaybolmuş  çocuk,
Sabaha  dargın dilemma.

           Kadîm  acılardan
Doğmuş ikizim,
Şeytan uçurtmalarından
Ve imbattan.

Rüzgâr gülleriyle dillenir annem,
Şahlanır yelkenlerin  göğsü
Denize  adanmış şarkılardan.

            Sırtımda göverir
            Atlas’ın hoyrat  kaderi.
            Zaman, ölümü en çok
Aynalarda çağırır.

Annem, unutuştan yontulmuş
Kırık bir kemandır.
           
           

Ah aldanış,
            Yüzümde uğuldayan hurûfî  yara,
            Sesimde  şiire  mayalanan dilemma.

Yarım kalmış bir şiirden
Doğmuş ikizim,
Kayıp dîvânlardan
Ve vedâlardan.          
           
            Güllerin buğusuyla seslenir annem,
            Işıldar aşkın imkânsız madeni,
            Mecnûn’un sabrındaki simyâdan.
           
Işığa tırmanır
            Çöle saplanmış tohumun sesi.
            Kalbimde tökezleyen yılkı
            Rüzgâra karışır.
           
            Annem, harf  harf  sır  olan
            Bir elifbadır.

Ah aldanış,
Günlerin ölüsü üstüne yığılan çocuk,
Gözlerimden bakakalan dilemma.

Düşlerden  sırtlamalıyım şiiri
Ve karışmalıyım sonsuz yalnızlığa.
                                ***
                              Murathan ÇARBOĞA

*Dilemma:İkilem.          
AHMET HAMDİ TANPINAR ŞİİR ÖDÜLÜ-2017