6 Şub 2017

ATEŞİN AŞKI


"Eğer  Avrupa  ruhunu  çağırırsak  kim  gelecek? Adorno mu, Mengele mi?"    
                                                                                                    Enis  BATUR                                                


               

küfrün  yankısıyla  bilenen  uçurumlara  atılmış  gölgem. acının  sınırı,
ruhun  sınandığı  kanlı  formül… ikizim  vurulmuş  aczin  ibadetinde.
sözcükler  koparılmış  ürperen  siluetimden, talan  edilmiş  sabaha
çiy  düşen  rüyalarım. şiirimden  dolanan  urgan  sarılmış  boğazıma.
uyak  olsun  diye  ölüm,  gülün  suya  konuştuğu  yerde  dağlanmış  sözüm.

kamaşma… akşamın  çağa  yarılmış  bedeni… neon  ışıkları  saldırıyor
dört  bir  yandan, kopan  uzuv  ve  eksilen  ruhun  kaldırımlara  dökülen       
şavkı. kalabalığın  arasında  kaybolmuş  bir  çocuk  ağlıyor  büyüyen
gözleriyle. oysa  gözlerim  küçülüyor  yüzümde,  neden?  karanlığın yasak  
  lezzeti  sunuluyor  çorak  dudaklarıma,  çöl  kuşları  geçiyor  sesimden.

çığlığı  yadırganan  bir  ahraz  şiirim,  yılkıya  devrilen  rüzgârın  ölümü…
tanrıyı  keşfetmenin  hazzıyla  bakıyorlar  suskunluğuma, sözcükler
bekliyorlar  aykırı  hünerimden,  boynu  bükük, evcil  söylemler… ürkek
heyecanları  kollayan  hayvanlar  soluyor  içlerinde, karanlığın  kokusunu
duyuyorum. şapkamdan  çıkan  ölülere  uluyorlar  öfkeyle,  susuyorum.


sınıf  atlama  hevesinin  vejetaryen  homurtuları,  zaferin  uzunlarını
yakan  jilet  gibi  otomobiller, arz-talep  aşkları  ve  kapital… hesaplanmış
kehanetler  istiyorlar  ezilmişliğimden, sentetik  çiçeklerden  baharı
umuyorlar, betonu  suluyorlar  gün  aşırı, toprağın  çatlayan  susuzluğunda.
çocukların  solgun  kederinden,  simyasını  kazıyorlar  ölümsüzlüğün…

ışık  boğulsun  için  yarılmış  kalbim, ölü  kelebekler  avuçlanmış  düşlerimden.
zamanı  anımsamak  günahın  yontularında  ve  neşterin  izinde  şeytanın
hükmünü. karalanmış  masumiyet  ve  kan   kokusu,  gülüşlerin  tereddütünde 
salyalanan  hayvan. ete  susamış  günlerin  pişmanlığı  ve  açlığı,  uslanmaz 
karanlığın. pıhtılaşan  sözcüklerin  üzerinde  unutulmuş  uluyan  zaman.

ipe  çekilmiş  tanrının  diliyle  anlatmak  cehennemi, toprağın  çocuklarına
yağmurun  şefkatini  çiselemek… ateşin  aşkı  kanıyor  deşilen  bedenlerden, 
şeytanın  gülüşü   bu. müjdeler  olsun  cellâdın   çoğalan  çocuklarına. parmak 
uçlarında  sivrilen  nefret  ve  hırıldayan  zafer…Dr. Mengele  yaşıyor  hâlâ…

                                                                                 MURATHAN ÇARBOĞA
                                                                             HAYATA MANİFESTO-2007

                       

                         

                         

                       


31 Oca 2017

HEP YARIM KALMAK

“Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-“
                                                                          KAVAFİS

                                                    
            İnsan  acılarını  yanında  götürebilir  ancak. Yaşanmışlıklar  kalır  geride. Çocukluğun  güzel  ülkesi  kalır. Zerdali  ağaçlarının  ışığa  kesmiş  yeşili, yeni  biçilmiş  ekinlerin  kokusu  ve  verilmiş  sözler  geride  kalır. Güzel  günlerin  buğusu  tüter  kırılıp  düştükleri  yerde. Çocuk  kahkahalarıyla  avunan  bahçeler, kuşlar ,ağaçlar  geride  kalır. Toprağa  verdiğin  sevdiklerin  kalır  geride. Annen, baban, eşin, sevdiğin… Kara  toprağa  emanet  ettiğin  çocuğun  geride  kalır.
            Anılar  ve  kimsesiz  mezarlar  kalır  ardında. Acılar  gelir  yalnızca. Bir  gölge  gibi  takip  eder  insanı. Marazlı  bir  ucube  gibi…
            Şimdi  daha  iyi  anlıyorum  çocukluğumda  şahit  olduğum  acıyı. Anılarını  geride  bırakmanın  dehşetiyle  uğunuyordu  insanlar. Annem, kardeşimle  beni  kucaklayıp  hıçkıra  hıçkıra  ağlamıştı. Bir  annenin  ağlaması  çocuğun  yıkımıdır. Bilmezler  bunu. Biz  de  sıcaklığına  sığınıp  gözyaşı  dökmüştük. Dedem, vapura  biner  binmez  titreyen  ellerindeki  bavulları  yere  koymuş  ve  şapkasıyla  selamlamıştı  doğduğu  toprakları. Ninem, dudakları  kıpır  kıpır  dua ediyordu  çöktüğü  yerde. Sessizce, usul  usul  ağlayan  bunca  yetişkini  ilk  defa  görüyordum. Acıdan dalgalanan bir  kalabalık  vardı  güvertede. Bir  uğultu  dolanıyordu  başımızın  üstünde. Sesten  ziyade, acının, endişelerin, kabullenemeyişin doğurduğu  bir  uğultu. Annem:
            “Hoşça kal  Mustafa!” diye  hıçkırıyordu.
            “Hoşça kal  Mustafa!”
            Kasabanın  mezarlığında  yatıyordu   babam. Gencecik, daha  saçlarına  kır  düşmemiş  Mustafa. Müslüman  mezarlığındaydı  tüm  gözler. Denizden  yana  rüzgar  esiyor  ve  ağaçları  dalgalandırıyordu.
                                                             ***
                Ayrılık  günü  babamın  mezarında  dua  etmiş  ve  bağ  evimizdeki  kör  kuyuya  koşmuştum. Annem  mezarın  başına  çöküp  kalmıştı. Ağlamadan, konuşmadan, donup  kalmıştı  öyle. Servileri  divane  bir  suskunlukla  dalgalandıran  bir  rüzgar  vardı. Kim bilir  nerede  içlenen  bir  kumru, derin  bir  acıyı  dile  getirircesine  ötüyordu. Dedemle  ninem,  mezarlığın  dışında  yan  yan  çöküp  ağlaşıyordu.
            Tarlalar, bahçeler  boyunca  koşmuştum.  Göğsümde  çöreklenen  ağırlıktan  kurtulmak  için  soluğum  kesilene  kadar  koşmuş  ve  yığılmıştım  bağ  evindeki  kör  kuyunun  kıyısına. Toprağı  dinlemiştim. Hayat  devam  ediyordu  gürül  gürül. Karıncalar  deli  bir  inatla  koşturup  duruyordu. Kuyunun  derinliklerinde  demlenen  suyun  sesi  duyuluyordu. Ağaçlar  hışırtıyla  rüzgara  karışıyor, gökyüzünden  işkillenen  kuşlar  ötüşüyordu. Toprağa  sıvanan  küçük, sarı  çiçekler  titreşiyordu  biteviye. Kalkıp, soluğumu  toparlamış  ve  eğilip  bağırmıştım  kuyuya:
            “Beni  unutma Elena!”
            “Beni  unutma  Elena!”  
Kuyuyu  gölgeleyen  ıhlamur  ağacından  bir  çiçek  düşmüştü . Usul  usul, döne  döne  inmişti  karanlık  suya. Kuyudan  serin  bir  nefes  boşalmış  ve  yüzüme,  saçlarıma  değmişti.
            “Beni  unutma  baba!” diye  bağırmıştım  sonra  ve  göğsümde  düğümlenen  sancı  çözülmüştü  hıçkırıklarla.
            “Beni  unutma  baba!”
Acımı  kör  kuyulara  bağırmıştım  hınçla. Çocuktum, yetimliğin  buruk  hüznünü tanımıştım, ama  aşkın  korkunç  yalnızlığını bilmiyordum  henüz.
Acıdan  kıvrananlar  ve  kara  sevdalılar  suya  fısıldardı  dertlerini. Kaç  kez görmüştüm.  Deli  Hasan  köy  meydanındaki  kuyuya  eğilir  de  konuşurdu  uzun  uzun , ağlardı. Oğulları  denize  karışmış  yaşlı  kadınlar  kuyulara  söylerdi  dinmez  acılarını.
“Beni  unutma  Elena!”
Kasabanın  koca  göbekli  terzisinin  kızıydı  Elena. Kumral, neşeli,çipil  gözlü… Aşk mıydı? Aşkı  bilmiyorduk  henüz. Bahçelerde  dolaşır, konuşurduk. O, aktrislerin  gözdesi bir  terzi  olmak  isterdi  büyüyünce. Ben, gözü  kara  bir  balıkçı  olmak  niyetindeydim. Bir  kır  çiçeği  koparıp  avcuna  koyardım. Boynunu  kısıp  gülüverirdi. O  böyle  gülünce  hayat  daha  bir  güzel  olurdu  sanki. Kuşlar  öterdi  bir  yerlerde. Gökten  ışık  sağanağı  boşalır,  renkler  yunmuş-yıkanmış  gibi  parlardı. Çiçekler  burcu  burcu  salınırdı  birden. Elena’nın  avcunun  içi  bahar  gibi  kokardı.
Derken  uç uca  ulanmış  bahçelerin  bir  yerinden  Elena’nın  iri  yarı  annesinin  sesi  yankılanırdı. Elena, avcunu  usulca  kapatır  ve  sese  doğru  koşardı. Sonra  birden  durur, boştaki  elini  usul  usul  sallardı  bana. Annesi  avaz  avaz  bağırmaya  devam  ederdi. Bilirdim, Elena  yine  bahar  gibi  gülümserdi. On iki  yaşında  bir  çocuktum, aşkın  korkunç  yalnızlığını  bilmiyordum  henüz.
Ömrümün  son demine  geldim  şimdi, çocukluğuma  dair  rüyalar  görüyorum  hâlâ, adaya  dair  ve  babama, Elena’ya  dair  anılar. Aynı  bahçelerde  dolaşıyorum  hep. Ağaçlar, kuşlar, duvarlar, çiçekler  aynı. Elena  aynı  yaşta  hep. Koca  göbekli  babası, ada  sakinleri  hep  aynı. Babamın  mezarı  unutulmuş  bir  dua  gibi  duruyor  hâlâ  kalbimin  orta  yerinde. Zaman  işlemiyor  anılara. Oysa  koca  bir  ömür  geçti. Elena  yaşıyor mu? Bilmiyorum. İhtiyar, çipil  gözlü  bir  kadın  beliriyor  gözlerimin  önünde, gülümsüyorum. Anılarımı  yazdığım  defterimin  arasında  kurumuş  sarı  bir  çiçek  duruyor. Elena’ya veremediğim  çiçek  o. Mübadele  söylentileri  çıkar  çıkmaz  uzak  bir  adadaki  kardeşinin  yanına  göndermişti  Elena’yı  babası.
Kızının  bana  olan  ilgisini  biliyordu. Benim  gözlerimde  tutuşan  tutkuyu  görüyordu. Bir  babaydı  o. Kızını  kaybetmek  istemeyen  bir  baba. Haklıydı. Halbuki  Elena’yı  yanımda  götüremeyecek  kadar  küçüktüm. Yan  yana  olsaydık, gitmekle  kalmak  arasında  çaresiz  kalıp  bir  çılgınlık  yapacaktık  belki de.
Sevdalı  kalbimi  babamdan almıştım. O  da anneme  sevdalanmıştı  yeni  yetişip  gelirken, sonra  denize.

Deniz  onmaz  bir  sevdaydı  onda. Deryanın  gizli  dünyasına  aşıktı. Işık  suya  düşer  düşmez  ayrı  bir  hayat  açılırdı  denizin  altında. Kayıktan  inmeyen  balıkçılar  bilmezdi  bu  büyülü  alemi. Oysa  bin  bir  çeşit  balık  dolanırdı  derinliklerde. Işık  tutuşur, maviye  bulanır; renklerin  en  bakir  tonları  deniz  bitkilerinde  açardı. Kayalara  sıvanan  süngerler  bereket  muştusu  gibi  yalımlanır, sarıdan turuncuya, mordan  siyaha  rengarenk  uzanırdı.
Gözü  kara  gençler, ağızlarına  yanlamasına  bir  kama  iliştirip  dalarlardı  bu  büyülü  manzaraya. Bir  çırpıda  dibe  ulaşıp  süngerleri  kazıyarak  yanlarında  getirdikleri  fileye  doldururlar  ve  son  hızla  çıkarlardı  su  yüzüne. Oysa  deniz, bereketini,  güzelliğini  karşılıksız  sunmazdı. Bedel  alırdı  zaman  zaman. Bileği  bükülmez  yiğitlerin  kimi   vurgun  yer, kolu, bacağı  tutmaz  olurdu. Kimi  son nefesini  verirdi  süngerci  teknelerinde. 
Babamın  damarlarında  denizin  mavisi  akardı. Dedemin  karşı  çıkmasına  rağmen  süngere dalmış, aylarca  gözlerinde  tutuşan  menevişli  bir  ışıkla  dolaşmıştı.
Her  sevdanın  bir  bedeli  vardır. Dedem  anlatmıştı  kaç  kez  gözleri  yağmurlanarak. Tekneye  çıkıp  da  gülümsemiş  öldüğü  gün  babam, gökyüzüne  bakmış  bir  süre  ve  sonra yığılmış  dedemin  kucağına. Deniz  köpürmüş  o  an, deli  bir  rüzgar esmiş. Kara  bir  yağmur  boşanmış  gökten. Dedem  bağırmış  olanca  gücüyle, kucağında  cansız  yatan  oğlunu  nennilemiş. Acısını  bağırmış  umarsız. Gözyaşları  yağmura  karışıp  denize  akmış ve  derken  dinmiş  fırtına. Deniz  susmuş, yağmur  çekilmiş. Gencecik  bir  ölüymüş  onca  güzelliğin  ve  bereketin  bedeli. İhtiyar  bir  adamın  yiten  oğlu  için  döktüğü  gözyaşıymış. Bedel  ödenmiş  ve  kadim  öfkesi  dinmiş  denizin.
                                                     ***
Bizi  doğduğumuz  topraktan  ayıran  yolculuğa  dair  pek  bir  şey  hatırlamıyorum. Belleğimdeki  bu  boşluk  kabullenemeyişin  bir  isyanıydı  belki de. Yeni  evimiz, üzüm  bağları  içinde  kagir  bir  Rum  eviydi. Önünde  ağaçlarla  çevrili  taş  bir  avlu  vardı.  Eve  girdiğimizde  hissetmiştim. Ne  çok  yaşanmışlık  vardı mekanda. Duvarlara, tertemiz  bırakılmış  eşyalara  sinmiş  ne  çok  anı  vardı. Yaşanmışlıklar  ahraz  bir  kadın  gibi. Dili  tutulmuş  yaşlı  bir  kadın  misali  dolanıyordu  evin  içinde. Duyamıyordunuz  sözcüklerini, ama  uğunan, umarsızca  çırpınan  yaşlı   bedenini  görüyordunuz  sanki.

Geçip  giden  zaman  günlerin  izini  silemiyordu. Taş  avlunun  serinliğinde  oturmuş  ve  etrafı  dinlemiştim. Çocuk  kahkahaları  uçuşuyordu  taşların  suskunluğunda. Sevinçlerin, acıların, ağıtların  buğusu  titreşiyordu  her  köşede. Avlunun  kıyısında  yağmura  sevdalı  bir  kuyu  vardı. Eğilip  bakmıştım  içine. Suyun  sesini  ve  acıların, özlemlerin  uğultularını  duymuştum.
Yürüyüş  mesafesinde  küçük  bir  Rum  mezarlığını keşfetmiştik  günler  sonra. Ailecek  gidip dua  etmiştik. Sevdiklerini  geride  bırakan  insanlar  için  yapmıştık  bunu. Artık  toprağın  çocuğu  olan  insanlar  için. Su  dökmüştük  her  kabrin üzerine ve  ellerimizi  kalbimize  koyup  saygımızı  ifade  etmiştik. Mübadelenin  yollara  düşürdüğü    insanların   mezarları  kalmıştı  geride. Acılarını  yüklenip  gitmişlerdi  çoktan.
                                                   ***
Sırtımıza  bir  kambur  gibi  çöreklenen  garipliğimizle  gelmiştik  Anadolu’ya. Ardımızda  dua  bekleyen  yakınlarımızı  bırakıp  da gelmiştik. Sevdiklerimiz, hayallerimiz, umutlarımız  kalmıştı  geride. Yetimdik, yaralıydık. Yeni  kurulan  Cumhuriyetin  heyecanı  ve  coşkusuyla  unutmaya  çalıştık  acılarımızı. Halkımızın  umutlarına  el  verdik. Küllerinden  doğmaya  çalışan  bir  halkın  isimsiz  neferleri  olduk  biz  de, ama  kalbimiz  hep  yarım  kaldı. Ölüm  döşeğindeki  her  ihtiyar  doğduğumuz  toprakları  sayıkladı. Ölülerimiz  sefer  eyledi  rüyalarımıza.
Kurumuş  çiçekler  kaldı  defter  aralarında. Kalbimize  bahar  gibi  kokan  sevdaların  yarası  nakışlandı. Yaşadık, kimi zaman  sevinerek, kimi  zaman  hüzünlenerek  yaşadık; ama  ne  yapsak  ne  etsek  de hep  yarım  kaldı  gülüşlerimiz.
Hep  yarım  kaldık.
                                                                 -SON-    
                                          MURATHAN ÇARBOĞA

*Mübadelenin 94. Yılı Öykü Ödülü ikincisi
*Mübadelenin 94. Yılı Öykü Ödülü Seçkisi
                                                                 

6 Ara 2016

SESLER

Sesler…
Uygarlığın  sonu  seslerle  geldi. Yaygın  inanışın  beklediği  gibi  İsrafil’in  üflediği  o  devasa  borunun,  Sur’un  çığlığıyla   değil, atmosferde  ahraz  bir  ölümsüzlükle  dolaşan  milyarlarca  yılın  biriktirdiği  sesler  nedeniyle  koptu  kıyamet. 
            Seslerin  ölümsüzlüğü  uzun  yıllardır  biliniyordu. Havaya  tutunan  her  ses  yok  olmuyor, başka  bir  frekansa  dönüşerek  var olmaya  devam  ediyordu. Bilim  adamları  soğuk  savaş  döneminde  istihbarat  amacıyla  atmosferde  başıboş  dolaşan  bu  sesleri  çözümlemek  için  uğraşmış, ama  elle  tutulur  bir  sonuca  ulaşılamamıştı.
            Oysa,  1989  yılında   Hindistanlı   genç  bir  bilim  adamı  atmosferde  dolaşan ve  mekana  sinen  frekansları  yeniden  sese  dönüştürmeyi  başardı. Ne  istihbarat  amacıyla,  ne de  bilimsel  bir  şöhret  için  yaptı  bunu. Henüz  bir  bebekken  kaybettiği  annesinin  sesini  duymak  için  gerçekleştirdi  icadını. Yoksul  bir  ailenin  çocuğuydu. Annesinin  ne  bir  resmi  vardı  ne  de  bir  ses  kaydı.
            Hindu  bilim  adamı  basit  bir  düzenekle  başardı  sesleri  dönüştürmeyi. Mekana  sinmiş, havada  asılı  kalmış  sesleri  yakalayıp  kasetlere  aktaran  bir  sistemdi  bu.  Annesinin  gelin  geldiği ve  hayata  gözlerini  yumduğu  evde  denedi  icadını. İlk  kaseti  dinlediğinde  duyduğu  şey  korkunç  bir  ses  karmaşası  ve  uğultuydu. Aylarca  uğraşıp  tek  tek  ayıkladı  sesleri  ve  sonunda  bir  ninni  kaldı  geriye. Annesinin  henüz  o  bebekken  söylediği  ninniydi  bu. Tekrar  tekrar  dinledi  kaseti,  ağladı,  ağladı… İkinci  kaseti  gereksiz  gürültülerden  arındırıp  dinlediğinde  ise  korkunç  bir  çöküntüye  uğradı…
            Genç  bilim  adamı  üç  gün  sonra  tavandan  sarkan  paslanmış  beşik  zincirine  kemerini  geçirip  intihar  etti. Açık  pencereden  giren  rüzgar  gencin  cesedini  usul  usul  sallıyor, boğazına  oturan  kemer,  zincire  sürten  noktadan  inlemeye  benzer  bir  ses  çıkarıyordu. Kasetçalarda   takılı  kalmış  bir  kaset   anlamsız  sesler  saçıyordu  etrafa. Kalbine  ağır  gelen  sırlarıyla  toprağın  bağrına  dönmeye  hazırdı  artık.
            Cenaze  merasiminden  sonra  eşyalarını  toparlayıp  evi  boşalttılar. Hindu  bilim  adamının  hiç  kimseye  bahsetmediği   icadı,  içi  kablolar  ve  devrelerle  dolu  bir  kutu  ve  eski  bir  kasetçalardan  ibaretti.
            Akrabaları  anlam  veremedikleri  bu  mekanizmayı  eskiciye  sattı. Bir  süre  yanında  dolaştıran  ve  ne  yapacağını  bilemeyen  eskici,  icadı  ikinci  el  elektronik  eşya  pazarlayan  bir  mağazaya  verdi. Mağazanın  deposunda  unutulup  yıllarca  bekledi  ses  makinesi.
            Yirmi yıl  sonra, neredeyse  boğaz  tokluğuna  mağazada  çalışan   genç  bir  makine  mühendisi  depoda  buldu  ses  makinesini. Günlerce  inceledi  ve  bu  mekanizmanın  ilkel  bir  ses  kaydedici  olduğuna  karar  verdi. Ses  makinesinin  tahtadan  muhafazasını  söktü  sonra. Tahta  bir  zemin  üzerinde  sarmal  bir  kalabalık  yapan  sisteme  baktı. Makinenin  tabanı  üst  üste  iki  katmandan  oluşuyordu.  Sabitleyici  tırnakları  gevşetip  birinci  katmanı  kaldırınca  sararmış  kağıtlardan  oluşan  notlar  çıktı  ortaya.
            Merak  içinde  okumaya  başladı  notları. Hindu  bilim  adamı  icadının  her  aşamasını  yazıya  geçirmiş, mekanizmayı  açıklayan  şemalar  çizmişti. Hemen  kağıtları  katlayıp  cebine  soktu  ve  parçaları  toparladı. Ses  makinesini  çok  uygun  bir  fiyata  satın aldı  patronundan.
            Evine  gitti  ve  günlerce  kapandı  odasına. Notlardan  yola  çıkarak  makineyi  çalıştırdı. Geçmişin  sesleri  bir  bir  çıkıyordu  ortaya…
            Makine  mühendisi  genç,  Amerika’nın  en  gözde  üniversitelerinden  birine  ileti  gönderdi  vakit  kaybetmeden. Ses  makinesinden  kendi  tasarısı  olarak  söz  etmiş, bilimsel  çalışmaları  için  üniversiteden  destek  istemişti. Bir  süre  sonra master  öğrencisi  olarak  Amerika’ya  gitti.
            Üniversite  yönetiminin  kararıyla  proje  büyük  bir  gizlilik  içinde  yürütüldü. Ses  makinesinin  ilkel  düzeneği  elektronik ortama  aktarıldı. Başında  Hindu  mühendisin  bulunduğu  proje  ekibi  ses  makinesinin  gelişimi  için  yıllarca  uğraştı. Gelinen  son  aşamada  sesin  de  olanaklarını  aşıp  görüntü  veren  bir  uygulamaya  dönüştü  icat. Hücrelerin  deviniminden  başlayarak  kalbin  atışına  kadar  canlılığın  belirtisi  olan  duyulur  duyulmaz  her  ses; doğanın, dağın, taşın  yaydığı  sesler  yakalanarak  cisimleştirildi  ve görüntüye  dönüştürüldü.
Geçmişte  yaşanmış  her  zaman  dilimi  seslerin  resimlediği  bir  animasyon  olarak  izlenebiliyordu. Üstelik  icat, cep  telefonlarına  da  yüklenebilen  sıradan  bir  uygulamaydı  artık.
            Bu  aşamadan  sonra  birçok  olumsuzluk  ortaya  çıktı. Uygulamayı  kendi  hayatlarında  deneyen  proje  üyeleri  büyük  sorunlar  yaşamaya  başladı. Kimi  eşinden  ayrıldı, kimi  en  sevdiği  dostlarını  öldürme  noktasına  geldi.
            Seslerden  yola  çıkarak  görüntüye  evrilen  ve  mükemmel  sonuçlar  veren  icadını,  profesörlerin  uyarılarına  rağmen  piyasaya  sürmeye  karar  verdi  Hindu  makine  mühendisi. İsteyen  herkes  belli  bir  bedel  karşılığında  cep  telefonuna  bu  uygulamayı  indirebilecekti. Uygulamanın  tüm  sakıncaları  satış  sözleşmesinde  yazılıydı, fakat  her  zamanki  gibi  kimse tarafından  okunmayacaktı. Başlarda,  tahminlerden  yola  çıkarak  geçmişi  yorumlayan  bir  tür  tersine  fal  zannetti  insanlar  uygulamayı; fakat  zamanla  işin  ciddiyeti  su  yüzüne  çıktı.
            Yaşanılan  hayal  kırıklıklarının  ardından  herkes  sevdiğinden,  ailesinden  gizli  indirmeye  başladı  uygulamayı. Kısa  sürede  tüm  dünyaya  yayıldı  bu  salgın. Geçmişi  ve  bilinmeyeni  öğrenme  arzusu  ateşli  bir  hastalık  gibi  insandan  insana  atlıyordu.
            Oysa  insan, biraz da görmedikleri  ve  bilmedikleri  kadar  huzurluydu.
            Bir  süre  sonra  asayiş  olaylarında  artış olmaya  başladı. Dostlar, kardeşler, sevgililer  birbirine  girdi. Derken, yaralamayla  ve  cinayetle  sonuçlanan  olayların  oranında  korkunç  bir yükseliş  baş  gösterdi.  Dünyanın  teknolojiyle  tanışmış  her  noktası  bu  karmaşaya  teslim oldu.
            Çok  geçmeden  olağanüstü  gündemle  toplanan  Birleşmiş  Milletlerin kararıyla uygulamanın  kullanılması  yasaklandı. Elektronik  ortamdaki  diğer  tüm  uygulamalar  sıkı  bir  denetimden  geçirildi  ve  güncellendi.
            Profesör  unvanına   kavuşan  ve  devasa  bir  servete  sahip  olan  Hindu  makine  mühendisi,  icadının  olumsuz  sonuçları  nedeniyle  uluslararası  mahkemeye  çıkarıldı.



            “Benim  şahsımda  tüm  insanlığın  ahlak  anlayışını  yargılıyorsunuz  aslında”  diyordu  yaptığı  savunmada. “Kendi  gerçeğinizden  kaçıyorsunuz. Yalnızca  gördüklerinizle  ve  duyduklarınızla  mutlu  olmaya  çalışıyorsunuz. Yalanların, iftiraların, dedikoduların  ve  ihanetlerin  suçlusunu  arıyorsunuz. Oysa  hayat  sizin  görmek  istediklerinizden  ve  hoş  terennümlerden  ibaret  değil. Herkes  suçlu!.. Hepimiz  bir  başkasının  karanlık  gölgesiyiz. Hepimiz  küçük  hesapların  peşinde  bir  başkasının  ardından  iş  çevirecek  kadar  kurnazız.
            Üç  maymunu  oynayarak  duymadım, bilmedim  ve  görmedim  mantığı  üzerine  kurmuşuz  gerçeğimizi. Karanlık  geçmişimizle  yüzleşemiyoruz. Kendi  gerçeğimizden  kaçıyoruz. Oysa  sırtımızda  katmerlenen  kirli  yük, buna  hiçbir  zaman  izin  vermeyecek!.. ”
            İcat  sayesinde  genç  bir  avukatla  fingirdeştiği  ortaya  çıkan  göbekli  yargıç  ve  bir  şekilde  kirli  çamaşırları  ortaya  dökülen  kurul  üyeleri  oybirliğiyle  suçlu  buldu  Hindu  profesörü. İskoçya  açıklarındaki  bir  adanın  sarp  kayalıkları  üzerinde  yükselen  bir  şatoya  kapattılar  onu.
            Uygulamanın   gazabına  uğramış  herkes  hafızaların  temizlendiğine  inanarak  unutuşu  tercih  etti. Hiçbir  olumsuzluk  yaşanmamış  gibi  geri  döndüler  eski  hayatlarına. Zaman  en  iyi  ilaçtı; ama  her  dönem  zamana  başkaldıran  Don  Kişotlar  da  vardı. Kurulu  düzene,  samimiyetsizliğe, sömürüye  ve  riyakarlığa  tahammül  edemeyen  hackerlar  uygulamayı  virüs  kimliğinde  yeniden  canlandırdılar  bir  süre  sonra.
İnsan  gerçeğinden  kaçamıyordu. Çok  geçmeden  yine  karıştı  ortalık. Virüsün  servis  ettiği  görüntüler  kitleleri  karşı  karşıya  getirdi. Hasım  olan  ülkeler,  görsel  medyadan  birbirlerinin  tarihlerini  ve  inançlarını  yalanlayan  görüntüler  vermeye  başladılar.


 Ölümcül  darbe  inanç  noktasında  oldu. İnsanlar  yüzlerce  yıldır  bildikleri  doğruların  çoğunun  bir  palavradan  ibaret  olduğunu  görünce  korkunç  bir  yıkıma  uğradılar. Hasımlarına  inanmayanlar  virüsün  yeniden  canlandırdığı  uygulamayı  kullanarak  sağlamasını  yaptılar  iftira  farz etikleri  bu  görüntülerin. Aynı  sonuçla  karşılaşınca  büyük  bir  boşluğa  düştüler.  Bu  her  şeyi  silip  süpüren  duygu,  bir  süre  sonra  kine  ve  öfkeye  dönüştü.
Az  gelişmiş  ülkeler  birbirine  girdi  önce. Sömürü  kaynaklarını  tüketen, küresel  dengeleri  ve  çıkarları alt  üst  eden  bu  hengamenin  büyüsüne  blok  halinde  büyük  ülkeler  de  dahil  oldu.
Tarihlerini, inançlarını  ve  insana  olan  güvenlerini  kaybeden  ülkeler  kitlesel  bir  deliliğin  dürtüsüyle  korkunç  silahlarla  birbirlerine  saldırdılar. Her  şeye  rağmen  özünde  umudu  barındıran  hayat, nükleer silahların  devreye  girmesiyle  bir  çırpıda  direncini  yitirdi... .  .   .    .    .     .        .          .           .            .             .                .                                               


                                   *********************

Denizin  katrana  benzeyen  kara  bir  kütle  halinde  kıyılarda  çırpındığı  bir  gün. Zamanın  anlamını  yitirdiği  o  büyük  yıkımdan  kim  bilir   kaç  yıl  sonra;  kirli,  gri  gökyüzünde  bir  top  ışık  parladı. Güneş  havaya  asılı  ağır  katmandan  sıyrılıp  ışıklarını  saldı  yeryüzüne. Küle  kesmiş  toprağa  işledi  bereketli  sıcaklık. Bulanık  bulanık  kaynayan  pınarlara  ışık  düşer  düşmez  berrak  bir  ürperme  yayıldı  suya.
Kavrulmuş  ağaçlar,  yaşama  sarılan  kör  inatlarının  mükafatını  gördüler  nihayet. Korkunç  bir  uğultudan  ibaret  olan  ve  toprağı  deli  bir  hırsla  savuran  rüzgar  dindi  o  gün. Kararmış  toprağın  altında  kımıl  kımıl  bir  devinim  peydah  oldu. Böcekler  ışığın  şaşkınlığıyla  dışarıya  attılar  kendilerini.  Doru  bir  yılkı  atı,  yemyeşil  çayırların  özlemiyle  dolu  dizgin  koştu  ovaların  ve  ırmakların  iskeletleri  üzerinde.


Uzaklarda  bir  yerlerde  saklı  bir  kuş  öttü  sevinci  anımsatan  tınılarla  ve  derken, devasa  kayaların  karnına  açılmış  küçük  bir  mağaradan  o  ses  duyuldu  yine. Yıllar  sonra,  ilk  defa:
İnsan  sesi…
Yeni  doğmuş  bir  bebek, hayata  sarılmanın  inancını   tüm  gücüyle  haykırıyordu  dünyaya…
Uygarlığın  ilk  adımı  seslerle  geldi.
Sesler…

                                                   -SON-
                                                                                       Murathan  ÇARBOĞA