14 Ara 2017

DÜŞLERİN PEŞİNDEN GİTMEK*

Annem sabaha karşı öldü.
            Deli Nevriye, çıplak ve çatlak ayaklarıyla mahallenin tozlu yollarına çıkmamıştı daha. Gün düşmemişti. Nevriye, gökten boşalan ışığın dehşetiyle bağırmamış, uğunmamıştı. Ahalinin çalar saatiydi o. Kentin kıyısında, biçimsiz, çirkin bir ağacın etrafını paslı bir kadran gibi dolanan tenekeden mahallede hiç çalar saat yoktu.
            Çirkin ağacın altında bir çeşme vardı. Tüm ahali günün belli saatlerinde tavaf ederdi bu küçük meydanı. Nevriye, deli bir inatla teneke evler arasında dolaşırdı akşama kadar. Yamalı şalvarı, eprimiş göynegi ve güneşten solmuş başörtüsüyle dolana dolana neyi arardı kim bilir? Mahalleli bıkıp usanmadan, yağlı, tatsız bir su akıtan çeşmenin etrafında dönenip dururdu. Su taşımaktan bıkan çocuklar Deli Nevriye’nin peşine düşer, onu kızdırırdı. Sinirlenen Nevriye anlaşılmaz bir dilde ilençler savurur ve çocukları taşlardı. Korkan afacanlar çil yavrusu gibi dağılırdı hemen ve Nevriye teneke dünyasındaki sürgününe geri dönerdi. Bir saniye telaşıyla dolanarak geçip giden zamana yetişmeye çalışırdı belki de.
            Biçimsiz ağacın üzerinde daha önce hiç görmediğim garip kuşlar olurdu. Bir inip bir kalkar, çirkin sesleriyle bağırıp dururlardı. Aslında bir baobap ağacıydı o. Küçük Prens’te geçen bir ağaçtı baobap ve ben onu  tenekeden dünyamızda bulmuştum. Babamın deyişiyle okulda zehirlenmiş, okuma tutkusuna kapılmıştım.
            Uzakta, devasa bir dişli gibi dönüp dururdu kent. Çevresine sıralanmış küçük ve paslı dişliler her şeyi bünyesine katıp un ufak eden bu ritme ayak uydurmaya çalışırdı.
            Teneke mahallemiz de tökezleyen bir ritimle hayatın peşinde  koştururdu.
 Annem sabaha karşı öldü.
            Babam sarhoştu yine. Eski, ahşap bir saatin ayarı kaçmış sarkacı gibiydi. Biteviye her iki yana sallanan bedeni doğru zamanı hiç tutturamazdı. Mahallede Nevriye’nin haykırışlarıyla uyanmayan tek kişiydi o. Sızıp kalırdı bir köşede. Gençliğine ve umudunun yeşerttiği güzel günlere güvenmiş, bin türlü iş kurup hepsini batırmış bir adamdı. Zamanla paslanmış, işlemez olmuştu kalbinde tıkırdayan umudun dişlileri. En sonunda bu tenekeden sefalete savrulmuştu. Annem hep inanmıştı ona. Hiç yanından ayrılmamış; küçük, pırıl pırıl bir İsviçre saati güzelliğiyle kocasının yanı başında hep zamanı kollamış ve güzel günlere olan inancını yitirmemişti.
            Şimdi, siyah- beyaz bir fotoğraftan bakıyor geçip giden zamana. Yazmasının altından taşıyor gür saçları. Kocaman gözleri, bir nokta kadar küçük ağzıyla belli belirsiz gülümsüyor. Umut donup kalmış güzel bakışlarında. Zarif bir kutuya yerleştirilip evin en güzel köşesine kaldırılan pırıl pırıl bir İsviçre saati gibi kalbimde yaşıyor hatırası hâlâ.
            Annem sabaha karşı öldü.
            Komşumuz, can dostumuz Derviş Amca koşup gelmişti hemen. Takılmış saat gibi kekeleyip durmuştu yine. Bana sarılmış, ağlamıştı. Göğsünde çırpınan kalbi bir saniyenin ilerleyişi gibi çabuk ve acemi bir ritim tutturmuştu. Şişe dibi gözlüklerinin arkasında hep geçen zamanı sayan, hep bir felaket beklentisi içinde kekeleyip duran bir çomakçıydı o.
            Ellerine eğri büğrü birer çubuk alır, tarlalar, bahçeler boyunca yürür dururdu. Onlarca metre toprağın altında serin bir rayihaya dönüşen suyun sesini işitir, kokusunu duyumsardı. Ellerinde toprağa paralel tuttuğu çubuklar, göğü tarayan antenler gibi dönüp durur, sonra bir noktada çaprazlanıp hareketsiz kalırdı. Derviş Amca, toprağı topuğuyla  işaretler ve “Vurun sondajı!” derdi. Yanıldığı hiç görülmemişti. Gösterdiği noktadan kol kalınlığında buz gibi su fışkırırdı. Zamanla değişen teknolojiye o da ayak uydurmuş ve tahta çubuklarını bakır çubuklarla değiştirmişti.

            Mahallenin çeşmesinden akan acı suyu beğenmez, fakat yeni bir sondaj için kimseyi ikna edemezdi. Yoksulluğu, acıyı, zahmeti bir kader bellemişti teneke mahallenin insanı. Yeni bir çeşmeden gürül gürül buz gibi bir su akar akmaz büyü bozulacak, baobap kamburlarını düzelterek birden çiçekli bir ağaca dönüşecekti sanki. Teneke evler, paslanmış bellerini tuta tuta doğrulacak, delik çinkolar aniden kiremitlerle kaplanacak, her bir yan türlü renklerle çiçeklenecek, paslı mahalle çelik gibi ışıyacaktı. Çamurlu sokaklar taşlarla döşenecekti sonra, çocuklar sümüklü burunlarını çeke çeke gıcır gıcır esvaplara  bürünecek, Nevriye bile delilikten vazgeçip gelin gibi süslenecekti. Ahali; bu pırıl pırıl manzarayı görünce afallayacak, mutfakta ne yemek yapacağını şaşıracak, evler güzelleştiği için vereceği kirayı düşünecek, süslenen çocukların yoksulluğa isyanına şahit olacaktı. Derken, kabarmış bir iştahla vergi memurları hücum edecekti tenekeden bu rüyaya.
            Her gün içtikleri acı su onların kaderiydi. Paslı ve küçük dünyalarında gözlerden uzak yaşamak ve küçük sorunlarla didinmek niyetindeydiler. Çocukluklarından beri böyle görmüşlerdi çünkü. Sınırlarını aştıkları an, uzakta dönüp duran devasa dişli onları yutuverirdi.
            Annem sabaha karşı öldü.
            Çıplak, ağaçsız kentin damlarından güvercinler sıvandı göğe. Gece bekçileri, ağızlarında unuttukları cigaraların külünü döke döke mahalleye geri döndü. Temizlikçi kadınlar yazmalarını yolda düzelterek kente doğru koşturdu. Annemin hayali de yürüdü yanlarında. Görmediler. Ben yine baktım ardından. Bir daha hiç göremeyeceğimi bilmenin dehşetiyle baktım.
 Zembereği boşanıp da etrafa dağılmış devasa bir gecekondu mahallesinden ibaretti kent. Sokaklar birbirine dolanan tozlu bir karmaşaydı. Ucube apartmanlarının arasında kaybolmuş parkları, çocuk öksürüklerinden çatılmış bir avuçluk boşluktan ibaretti. Kornaların öfkesiyle asfaltı yarılmış caddeleri kalabalık ve kirliydi. Bir tek güvercinler kalmıştı hayattan geriye. Kirli sakalları atletlerine dökülen, ağızlarına yapışmış  cigaraları okkalı bir küfür gibi taşıyan adamların tutsağıydı güvercinler. Damlarda sabahtan akşama kadar bağırır, ellerindeki sopaları çinko çatılara vura vura gökyüzüne küfrederlerdi. Güvercinler, tıpkı teneke mahallenin insanları gibi kötü kaderlerini gerçeğin ta kendisi zannederek pis ve izmarit kokulu damlara geri dönerdi. Oysa uçsuz bir gök karşılardı her kanat çırpışlarında onları.
Ağaçlar yoktu, kumrular, serçeler, Arap bülbülleri yoktu. Sonsuz bir bozkırın ortasına atılmış paslı bir hurda yığınıydı kent. Bağlar, bahçeler korkunç bir hızla uzaklara çekilmişti.
Annem sabaha karşı öldü.
Uzaklarda demlenen bahçeler savruldu o an. Güvercinler havalandı kentin karanlığından. Kara dişleriyle cigaralarını somuran adamlar, çinkolara vurdu öfkeyle. Bu kez göğe sevdalandı güvercinler. Dönmediler. Teneke mahallenin çeşmesi öksüre öksüre çamurlu bir su akıtmaya başladı. Çok geçmedi, Nevriye kayboldu ortadan. İlk kez, yarılan göğe, ışığa kesen sabaha dehşetle bakmadı belki de. Güneşe, aydınlığa yürüdü. Nice sonra, babamın kalbinde tıkırdayan yaşamak ağrısı duruverdi bir gün. Dişliler paslandı, yas ile bir o yana bir bu yana uğunan sarkaç yığıldı.
Kent, hurdalardan çatılmış bir dev misali büyüdükçe büyüdü ve etrafında dönenen paslı gecekonduları yuttu. Derviş Amca, bakır çomaklarıyla kentin caddelerinde, sokaklarında su arar oldu. Su hayattı. Buz gibi suları hayat veren çeşmeler açmayı düşledi. Çocuklar peşine takıldı. Güldüler, alay edip ceketinin eteğine  yapıştılar. Çomakları alıp kaçmak için bin bir türlü oyun ettiler. Derviş Amca büyülenmiş gibi dolaşıp durdu insanların, arabaların arasında. Yüzüne örümcek gibi yapışan şişe dibi gözlükleri hep buğuluydu. Bir tek güvercinler anladı onu. Taklalar atarak göğü çeke çeke onu izlediler. Kanat şakırtılarından ibaret bir bulut gibi yaşlı çomakçının üzerinde uçtular hep. Baharı arayan bir baobap ağacı sandılar onu. Çomaklara konacakları anı beklediler. Damlardaki adamlar daha da öfkelendi. Kirli atletlerini sallayıp, sopalarıyla özgürlüğü tehdit ettiler.
Yoksul mahalleleri yuta yuta paslanan kenti ardımda bıraktım yıllar sonra. Nevriye’nin sürgününü devraldım. Elimde siyah-beyaz filmlerden aşırılmış eski bir bavul, sırtımda yeni yetme bir çantayla dolaştım tüm ülkeyi. Anadolu’nun bağrına yapışmış hayatsız kentlerde dönenip durdum. Bavuluma dizdiğim gıcır gıcır kol saatlerini pazarlıyordum. Tek gelirim buydu. Salaş lokantalarda karnımı doyurup, merdivenaltı meyhanelerde unutuşun sırrını arıyordum. Üçüncü sınıf otellerin bakımsız odalarıydı evim.
Annesini erken kaybetmiş her çocuk biteviye huzurun ve mutluluğun peşinde koşturur. Şimdi Nevriye’yi daha iyi anlıyorum. O da anasız büyümüş bir çocuktu. Kirli saçlarını okşayacak imkansız bir düşün peşindeydi belki de.
Hayatsız kentlerin ötesinde mutluluğun kök salıp yeşereceği bir mekan vardı elbet. Baobap ağacı çoktan yitip gitmişti. Küçük Prens’i okuduğum günlerden geriye bir tek, kalbimin fanusunda soluk alıp veren bir gül kalmıştı. Umudumdu o. Güzel günlere olan inancımdı. Elbet onu toprağa emanet edeceğim bir kent vardı bir yerlerde. Ağacın, toprağın özgür olduğu, üflesen yıkılacak evler yerine çelik gibi sağlam binaların yükseldiği, çocukların uçsuz parklarda kahkahalarla koşturduğu bir kent. Çocuk kalplerinin bile pas tuttuğu teneke mahallelerin olmadığı bir kent.
Annem sabaha karşı öldü.
Takılıp kalmış bir yelkovan gibi tekleyip durdum hep. Akrep akıp gitmişti oysa. Yetişmenin imkanı yoktu.

                                                 MURATHAN ÇARBOĞA

*TUCSA 25. Yıl Öykü Yarışması Birincilik Ödülü
Mühür; Kasım-Aralık 2017












21 Haz 2017

KONUŞ HAYATI ŞAİR


                                                              “Taş  ölünceye  dek
                                                                kimse  ölmeyecek”
                                                                              MELİH  CEVDET  ANDAY
                                                                                   (Sona  Erdi  Her  Şey)




işte  yaz,  döndün  yine  anne  evine, uğultular
içinde,  tedirgin  ve  ezik. oğlunun  yanında
yürüyen  ürkek  çocuk  neden  susuyor? elinden
tutan  hayâl, hangi  ânın  rahminde  hapsolan  keder?

eşikte  bekleyen  küçük  kız  usulca  gülümsüyor,
dönüp  sokağa  bakıyorsun, babanın  yokluğuna.
ah, özlemle  beklemeyi  öğrettin  nihayet  çocuklarına,
düşlerin  imkansız  madenini  ve  erdemini  aldanmanın.

annenin  göğe  açılan  elleri  miydi  huzur? sabahla
dirilmenin  sevinci  ve  kıpırtısı  sabırsız  kitapların.
anladın, sonu  yok  hiçbir  zaman  evrensel  yalnızlığın.

şiirin, yaşlı  bir  kedi  gibi  dolaşsın  bacaklarına,
imgeler  dökülsün  ardına  birer  birer,  ne  çıkar?
konuş  hayatı  şair, sesinde  ölümsüz  bir  dünya  var.

                                            Murathan ÇARBOĞA

HAYATA MANİFESTO-2007



16 Haz 2017

UMUTLAR BOYUNCA

                        her   mevsim  yaprak  döker,
                        ağladığında  küçük  bir  kız.
                        çocuk  ellerinden  tutuyorum  senin,
                        çağla  zamanında,  bahçeler  boyunca.

                        her  masal  mutlu  biter,
                        dilediğinde  küçük  bir  kız.
                        yalnızlığından  öpüyorum  senin,
                        kibritçi  kız  masalında, dualar  boyunca.

                        acılarını  ayıklıyorum  yüzünden,
                        sen  kayıp  bir  çocuk  gibi  uyurken.
                        ekmek  ufalıyorum  rüyalarına.

                        her  sevda  ateşe  pervane  keder,
                       acının  semahında,  umutlar  boyunca…

                                             Murathan ÇARBOĞA

DİLEMMA-2010